Tehlikeli Simge – 1. Kısım

Deniz kenarında oturmuş gelip geçen balıkçı teknelerini, yolcu gemilerinin ağır ağır rıhtımdan ilerleyişini, bağrışan martıların simitleri yemek için birbirleriyle mücadelelerini izliyorum. Hayat durmadan akıp gidiyor. Benim de içimde bir karmaşa, bir kaybolmuşluk hissi var. Bu şehirde olmak zor geliyor artık. Boş bakışlarla etrafı izlemekten başka bir şey yapamıyorum.
Her günüm bir öncekiyle aynı seyirde ilerliyor.
Sabahları ağır ağır kalkıyorum, dakikalarca duvarı izliyor, daha sonra bir şeyler yiyip kendimi dışarı atıyorum. Gelip saatlerce deniz kenarında akıp giden hayatı seyre dalıyorum. Yazmak, dilediğim gibi yazmaya devam etmek istiyorum ama içimde bir tükenmişlik hissi bütün bedenimi, zihnimi esir alıyor. Yazmaya başladığım ilk günü hatırlıyorum, küçüklüğümden bu yana yazmayı hep sevmişimdir. O gün ailemi kaybettiğim o kaza günü de işte böyle bir hisse kapılmıştım. Daha on iki yaşında bir çocuktum.
Sonra teyzem çıkıp beni o boşluktan aldığında, günler sonra yeniden yazmaya başladım. Zihnimden geçen anlamlı anlamsız ne var ne yoksa satırlara döküyordum. Hayal dünyası bir mıknatıs gibi beni kendine çekiyordu. O zamanlarda teyzem hep yanımdaydı. Beni kendi çocuğu gibi görmüş ve hiç evlenmeyi düşünmemişti. Kendimi bu konuda sonraları kötü hissettiğimi hatırlıyorum. Ona bu konuyu açtığımda her defasında bundan pişmanlık duymadığını ve ömrü yettiğince hep yanımda olacağını söylüyordu. Öyle de oldu.
İki yıl öncesine kadar hep yanımda oldu.
Sınavlara hazırlanırken gece yarılarına kadar benimle birlikte hazırlandı; mezun olurken de, hatta ilk kitabım, ilk imza günümde de hep yanımda oldu. Kendimi o kadar şanslı hissediyordum ki… Ama bir gün kansere yakalandığını öğrendiğimde, sanki her şey tersine dönmüştü. İşte o günden sonra teyzeme olan vefa borcumu ödemek için ben de onun yanında olup ona destek oldum. Dayanılmaz acılarında onunla ben de acısına ortak oldum. O dönemlerde artık yazmaya ara vermiştim. Sonra bir gün o acı haberini aldığımda hayattan kopmuş gibiydim.
O benim ikinci annemdi. İlkini kaybettiğimde tüm hayatını bana adamıştı. O günlerde kendi içine gömülmüş, kimseyle ne konuşmuş ne de bir araya gelmemiştim. Yayınevim benden yeniden bir şeyler beklediğinde hayatın devam ettiğini ve artık bir şeyler yapmam gerektiğini hatırlatıyordum kendime.
Bu bir son değildi.
Ama ne zaman masanın başına otursam bir türlü o çok sevdiğim hayaller alemine dalamıyordum.
Ne yazdığımın, nasıl yazdığımın farkında bile değildim. Evvelden yarım kalan bir kurgu üzerine gidiyordum ama sonunu getirmek öylesine zor geliyordu ki… Nihayet bitirdiğimde istediğim etkiyi alamamıştım. Sosyal medyada ne kadar kötü bir kurgu olduğuna dair yorumlar alıyordum. İmza günlerim bile eskisine göre neredeyse yarı yarıya azalmış gibiydi. Telefonu her elime alışımda kırıcı yorumlarla karşılaşmaya devam ediyordum. Nihayetinde dayanamayıp bir süre daha köşeme çekilmeye karar verdim. Kafamda sürekli bir şeyler vardı.
Hep kendi kendime:
“Haydi Yağmur, yazabilirsin.” Diyordum. Ama ne bir satır yazabiliyor ne de hayal edebiliyordum. Hayatta yapmayı sevdiğim tek şey sanırım hayal dünyamı satırlara dökmekti. Şimdi o da yoktu. Yeniden kalkıp eve döndüğümde, sanki teyzemin kokusunu duymuştum. Salondaki bej koltuğa oturmuş karşı duvardaki resimlere bakıyordum: Teyzemle olan birkaç anıya ait eski fotoğraflar… Gözümden istemsiz birkaç damla süzülürken geçmiş günler gözümde canlandı.
Bahçe kapısından ilk girdiğim günü hatırladım.
Çiçeklerle kaplı bahçeden girerken teyzemin buruk tebessümüyle eve doğru ilerleyişimi hatırladım. İki katlı bir taş evdi. Şehirden biraz uzakta kalıyordu. Sonra yazmaya başladığım o günler canlandı gözümde. Ne kadar heyecanlıydım. Teyzem elinde bir bardak dolusu taze sıkılmış envai çeşit meyve suyu ve kurabiyelerle gelir, benim heyecanımı paylaşırdı. Şimdi her şey anılarda yaşamaya mahkumdu. Yeniden göz yaşlarımı silerken aklıma gelen bir düşünce ile telefonumu çıkarıp internetten bir Türkiye haritası açtım. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldıktan sonra, parmağımı ekran üzerinde bir noktaya koydum.
Üçten geriye sayıp gözlerimi açtığımda parmağımın altındaki yazıya baktım. Artvin yazıyordu. Buraya epey uzak bir yerdi. Belki de böylesi daha iyiydi. Bilgisayarın başına geçip biraz araştırma yaptım. Artvin haritasını açıp yeniden gözlerimi kapattım. Parmağımı bilgisayar ekranında bir noktaya koyup yeniden açtığımda, parmağımın ucundaki Arhavi yazısıyla göz göze geldim. Oraya bağlı küçük bir kasabada, kiralık bir köy evi gördüğümde aradığım şeyi bulduğumu hissettim. Hem herkesten uzakta sessiz sakın bir köydü hem de beni tanıyabilecek kimse olmayacaktı. Yeniden telefonu alıp yazan numarayla iletişime geçtiğimde, iki gün sonrasına gelebileceğimi söylediler. Bazen olduğumuz mekandan uzaklaşmak iyi gelebiliyordu.
Benim de bundan sonrasında ne yapmak istediğime karar vermem, bu kötü gidişata bir son verebilmem için bu yolculuğa çıkmam gerekiyordu. Bu aynı zamanda kendi iç dünyama uzanan bir yolculuk olacaktı. İki günlük bir hazırlığın ardından, şimdilik bir aylık olmasını düşündüğüm bu yolculuğa çıkmak için valizlerimi alıp arabaya yerleştirdim. Son kez geriye dönüp baktığımda derin bir iç çektim. Geriye döndüğümde her şeyin çok daha farklı olacağını hissediyordum. İyi veya kötü bilinmez ama her şey çok başka bir yöne evrilecek gibiydi.


