EdebiyatHikayeKitap

Yazarlık Akademisi

“Kelimelerim yine düğüm düğüm oldu zihnimde. Elim gitmiyor kaleme bir türlü. Akademi için kabul mektubumu aldığımda halbuki sevinçten havalara uçmuştum. Fakat mektubun en alt sol köşesine sıkıştırılmaya çalışılan notu günler sonra tesadüfen gördüğüme inanamıyorum. Ya o notu görmeseydim. Allah’ım aksini düşünmek bile istemiyorum.

Hemen yazmaya başlamam gerekiyor. Ne zor şeymiş verilen konuya göre bir şeyler karalamak hem de zamanı belli olarak. Halbuki bugüne kadar zaman mefhumum olmadan sürekli bir şeyler karalayıp kalemle kağıdı buluşturmuştum. Karalamıştım bir şeyler karalamasına da kendi kendimeydi her şey.

Bir gün annemin yazılarımı görüp de benden habersiz akademiye göndermesiyle değişti tüm dünyam. Kabul mektubumdan sonra ise demek ki varmış bende de umut ışığı diye düşünmekten kendimi alamadım. Bir taraftan da Yazarlık Akademisine gidip de rezil olmaktan, nutkumun tutulup yazamamaktan ödüm kopuyor, elim ayağım birbirine dolanıyordu.

Ben Asel, 18 yaşında yazar olma sevdasıyla bu yola baş koymuş, çok kitap okumaktan gerçekle hayali bazen tam ayırt edemeyen bir kızım. “Allah utandırmasın.” deyip bir cesaret akademiye kaydoldum. Yazar olmak en büyük hayalim. Akademide okumak ise benim için hayalin de ötesinde bir yaşam. Sabahattin Ali, Namık Kemal, Ömer Seyfettin, Cemal Süreyya, Ahmet Hamdi Tanpınar, Halide Edip Adıvar ve nicesi…

Yazarların hayatlarından, yaşanmışlıklarından, yazma sevdalarından ve nasıl yazdıklarından yola çıkılarak kurulan Yazarlık Akademisi ön kabullerini geçen genç yazarlar ya da adaylar ya da benim gibi aday adayları için yakında kapılarını açıyor.

“Ve oyun başlasın, iyi yazan kazansın.”

Son yazdığım cümledeki öz güven ile umarım başarırım. Günlüğüm benim kutsal mabedim. Oraya yazdıklarım aslında gerçek ben. Umarım kendimi orada daha iyi tanırım. Saat neredeyse sabaha karşı beş olmuştu, ben hala kalbimdeki kanat seslerini yavaşlatamamıştım. Odamın penceresini açtım ve yemyeşil derinliklerde soluğumu kaybedercesine esen soğuğun yüzüme vurmasıyla kendime geldim. Aslında hep yaptığım şeydir bu. Eğer ki kalbimin heyecanını dindiremiyorsam yeşil ve soğuğun ellerine teslim ederim bedenimi.

Nitekim yine kendime getirmişti beni kalp atışımın yavaşladığını kendi ritmine döndüğünü hisseder gibiydim. Ne garip insan hem kalbi delicesine atsın istiyor hem de sakin kalıp düşüncelerini düzene sokmak istiyor. Ne garip şu ademoğlu. Sabahlığımı üzerime geçirip mutfağın yolunu tuttum. Bu hayatta yazmaktan başka iyi gelen diğer bir şey ise sıcacık bir kahve. Parasını yaklaşık dört ay biriktirmiş olsam da bu tada değer. Kahve içmeyen ya da sevmeyen insanları anlamakta bazen zorlanıyorum. Böyle bir tadı nasıl olur da kendilerinden mahrum ederler anlamak zor. Sıcacık kahvemi üç yudumda bitirip zihnimi toparladıktan sonra güne başlamak en büyük şansım olsa gerek.

Odama gidip üzerime bir şeyler giydim. Klasik sokak kombinim olan siyah pantolonum ve annemden kalma vintage diye tabir edilen beyaz gömleğim ve at kuyruğu yapmaktan bir türlü vazgeçemediğim saçlarımla Akademiye gitmeye hazırdım.

Valizimi tabi ki benim yerime her şeyi planlayan annem de hazırladı. Zaten aksi mümkün değildi. Ne beni ne de bir başkasını dinlerdi annem. Eğer o istiyorsa dediği yapılacak o kadar. Sizin ne düşündüğünüz değil onun ne istediği daha önemliydi her zaman. Ki ben heyecandan valizi yapmam gerektiğini unutmuştum. O yüzden bu seferki annecilik oyunu işime geldi. Saat dokuzda akademinin toplantı salonunda olmamız gerekiyordu. Fakat biz analı kızlı heyecan melekleri olduğumuz için güneş daha doğmadan giyinip kuşanmış, valizi kapının önüne koymuş bekliyorduk. Evin içinde dönüp durup dört kez annemle çarpıştıktan sonra bu heyecan ve stres fırtınasıyla evde duramayacağımıza karar verip Akademiye yaklaşık iki saat önceden gitmeye karar verdik. Yollara düştük de içimde fırtınalar, kasırgalar kopuyor. Yapraklar havada uçuşuyor. Ağaçların dalları birbirine vura vura adeta çığlıklar atıyor. Zaman sanki geçmiyor. Akreple yelkovan bana küsmüş bense birkaç dakika daha hızlı geçmeleri için emirlerine amade bekliyordum.

Hayallerimi bavulumla beraber kalbimde taşıyarak geldiğim Akademinin kapısında annemle vedalaştık. Bu yolculukta kalemim ve ben baş başa yol almalıydık. Sessiz sakin, şehirden uzak devasa bir okul inşa etmişler. Öylesine büyük ki; tek bina, içinde yatakhane, derslikler, yemekhane, kütüphane, toplantı salonu var. Hepsini tek bir bina içinde toplamışlar ki herkes her zaman birbiriyle karşılaşabilsin. Aslında çok da iyi düşünmüşler eğer ki benim gibi asosyaller varsa herhalde burada uzun zaman yalnız kalamaz. Ki Akademinin faaliyet alanı araştırdığım kadarıyla epey geniş. Müdire Hanım beni alıp kalacağım odayı gösteriyor ayrıca bir ihtiyacım olursa diye de bana yardımcı olacak görevli kadınla da tanıştırmayı ihmal etmiyor. Buranın bir garip özelliğini de o an öğreniyorum. Akademide en vasıflıdan en vasıfsıza kadar herkes kadın. Bunun sebebi ise bizi başka cinsin bizden biri kadar iyi anlayamayacak olmasıymış. Yaşa be Müdire bende seninle aynı fikirdeyim.

Odam Akademinin en üst katındaki yatakhane bölümünün en sonunda. Sanırım son odayı ben kaptım, bu da demek oluyor ki Akademiye katılan son öğrenci benim. Odamın olağandan küçük olmasını pek umursamıyor olsam da nefes alacak ufacık bir balkonunun olması beni neşelendirmeye yetiyor hatta artıyor da. Hemen balkonuma ufak bir masa ve sandalye alıp yazılarımı bol oksijende yazabilmenin hayalini kuruyorum. Neyse neyse hayal kurmanın şimdi zamanı değil ve bir an önce eşyalarımı yerleştirip zemin kattaki toplantı salonuna tanışma merasimine yetişmeliyim. Odamın küçük ve eşyalarımın az olması dolayısıyla yerleşme faslım çok da zamanımı almıyor. Son olarak kahve makinemi ve yılların eskitemediği ve kırılmasın diye zaman zaman pamuklara sardığım kupamı da yatağımın yanındaki komodine yerleştirip odadan çıktım. Kapıların parmak iziyle açılıyor olması ve anahtarımı unutacağım stresinin olmaması ne büyük lüks benim için.

Akademinin bir diğer ilginç yönü ise asansör olmaması. İşte bu yürümeyi pek sevmeyen ben için fena bir durumdu. Evden ekmek almaya çıkmak bile zulümken şimdi dört kat aşağı inmek zulümlerin en büyüğüydü benim için.

Sağ duvarda yatakhanenin kuralları tek tek büyük harflerle yazarken sol tarafında yatakhanedeki kızların yazdığı anekdotlar vardı. Burasının çok ilginç bir yer olduğunu duymuştum da böylesine bir durumu hayal etmemiştim sanırım. Bir kat aşağıda ise kütüphane vardı. Burası dünyanın sayılı kütüphanelerinden biriydi. On binlerce belki de milyonlarca kitap gözüme çarpmıştı. Devasa tavanında Türk şair ve yazarların portreleri yer alıyordu. Nereye bakacağımı bilemeden gözüm bir oraya bir buraya kayıp duruyordu. İnanılır gibi değil böylesine güzel bir mimariyi gözlerimden mahrum etmediğim için çok şanslıydım. Dört bölüm şeklinde ayrılan kütüphanede her bölümde tahta masa ve sandalyeler mevcuttu. O kadar çok kitap vardı ki buraya teknolojiyi sokmamakla ne büyük bir iyilik yapmışlardı. Kütüphaneden her ne kadar ayrılmak istemesem de tanışma merasimine geç kalıp o garip duyguyu yaşamak da istemiyordum. İkinci kattaki derslikleri çabucak geçip birinci kattaki toplantı salonuna ulaşmayı sonunda başarmıştım. Kütüphaneye nazaran oldukça küçük bir odaya toplantı salonu demelerini hayretle karşıladım. Müdire Hanım gri tonlarda giydiği etek ceket takımıyla hem ciddi hem de sade bir havaya bürünmüştü. Hemen kendime orta sıralarda yer edinip tanışma merasiminin gerçekleşmesini izledim. Herkes öylesine öz güvenle kendini tanıttı ki benim sesimin titremesini şaşkınlıkla izlediler. Aslında ilginç bulmakta haklılardı yazmak bir nevi kelimelerine güvenmek demekti. E bu da kendine güvenmekle eş değerdi.

Neyse ki tanışma faslı kısa sürdü. Salondan ayrılmadan önce Müdiremiz herkese bugün bitirmesi gereken ödev kağıdını dağıttı. Sanırım kütüphaneyi incelemem için bundan iyi fırsat olamazdı. Koşar adımlarla odama gittim, ödevimin yazılı olduğu kağıda hiç bakmadan sımsıkı kapatmıştım elimi. İlk yazımın büyüsünün bozulmasını hiç istemiyordum. O yüzden de kütüphaneye gitmeden bakmayacaktım ödevimin ne olduğuna. Merakımdan çatlıyor olmama rağmen bir an önce kahvemi, defterimi ve kalemimi alıp kütüphaneye inmeliydim. Hemen kapının üzerindeki parmak okuyucuya işaret parmağımı değdirerek kapımı açtım. Bunu ikinci kez yapıyor olmama rağmen ne de çabuk alışmıştım. Hiç üzerimi değiştirmeden kahvemi bardağıma doldurdum, senelerdir daha bitmeden bir yenisini temin ettiğim siyah mürekkepli kalemim ile bitmesin diye yazılarımı minik minik yazdığım pembe renkli defterimi de alarak kütüphaneye indim. İndim inmesine de böylesine dolu olacağını nasıl tahmin edemedim şaşırdım. Sanırım benden başka kimse odasına çıkmamıştı. Aklımın bir köşesine yazdığım notlardan biri de her zaman yanımda kalemimin ve kağıdımın olması olacak. Nitekim zor da olsa kendime boş bir masa buldum. Kahvemden birkaç yudum alıp derin bir nefes aldım ve avucumda sırılsıklam olan ödev kağıdımı açtım. Ve işte bu! Öylesine hayal etmiştim ki onu yazmayı sanırım heyecan melekleri de kalbimin gürültüsünü duydu ki kendimi iyi hissetmem için bana yardım etti.

Ödevimin konusu “Halide Edip Adıvar” dı. Böylesine güçlü bir kalemin hayatını yazacak olmak heyecan vericiydi benim için. Ki neredeyse tüm kitaplarını okuyup, biyografisini hatim etmiştim. Akademiye başlangıç yazım için bundan daha iyisi olamazdı. Defterimi açıp öncelikle başlığımı yazdım. O da ne göz kapaklarım bana oyun oynuyor olmalıydı. Sabah çok erken kalktığım için uykusuzdum. Fakat bütün gün koşturmaktan farkına varamamıştım. Kafamı tahta masanın üzerine koyup gözlerimi bir nebze de olsun dinlendirmeye çalıştım. Neyse ki yazmak için koca bir gecem vardı ve dinlenmeden tüm geceyi uykusuz geçiremezdim. Göz kapaklarım usulca kapandı, kirpiklerim aşağıya doğru indi ve nefesim yavaşladı. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum fakat gözlerimi açtığımda devasa büyüklükteki kütüphanede benden başka bir kız daha vardı. Sadece ikimiz kalmıştık. Sanırım o da benim gibi gece çalışmayı seviyor diye düşündüm. Yanına gidip gitmemek arasında karar vermeye çalışırken kafamı bir kaldırdım ki benden daha cesur olan kız yanıma gelmiş bile. Çok şaşırdım. Daha az önce karşıdaki masada oturuyordu tek nefeste nasıl yanıma geldi anlayamamıştım da uykusuzluğun verdiği ruh haliyle tam da kendime gelememiştim.

Öyle güzel gülümsedi ki bana, yaşı sanki benden biraz fazlaydı. Soramıyordum da…Neyse ki söze başladı. Yazarlık hakkında öylesine çok şey biliyordu ki söylediklerinin hiçbirini kaçırmamak için canla başla onu dinledim. Belli ki Akademide kıdemliydi. Gecelerce yazdığını, kadınların her zaman güçlü olması gerektiğini söyledi. Haklıydı da… Epeyce bir süre yazma konusunda nasihatler verdi. İzmirli olduğumu duyunca İzmir’in kurtuluşundan, Kurtuluş Savaşından konuştuk. Bu konuda çok ama çok şey biliyordu. Sonra Yakup Kadri’den bahsetti. O konuşsun ben dinleyeyim istedim. Epeyce nasihat verdi. Mücadeleyi sakın bırakma, yazmak senin en büyük gururun olsun,dedi. Öyle naifti ki ses tonu, dinlemeye doyamadım. Sonra aniden ayağa kalktı ve artık gitmesi gerektiğini söyledi. İçim birden garip oldu. Keşke gitmeseniz, dedim. Ben hep yanındayım, merak etme,dedi. ”Daha adınızı bilmiyorum, kaç numaralı odada kalıyorsunuz.” dedim. Sıcacık bir tebessümle… Ben Halide, deyip başımı okşadı. Duyduğum şeye inanamıyordum. Böyle bir şey olabilir miydi? Ruhu buralarda, kız çocuklarının yanında dolaşıyor olabilir miydi?

Ah! Birden irkildim. Kahvem üzerime dökülmüştü. Başımı bir kaldırdım ki kütüphane hınca hınç doluydu. Duyduklarıma mı yoksa gördüklerime mi ya da hissettiklerime mi inanmalıydım. O sıcacık elleriyle başımı okşadı biliyorum gerçekti. Böylesine gerçekçi bir durumu hayal ediyor olamazdım. O,burada benimleydi. Defterimi tekrardan açtım ve yazmaya başladım. Ödevimi tamamlarken sonuna bir not iliştirdim. Halide Edip Adıvar; hayallerimde buluştuğum güçlü kadın, izinden geliyorum gözün arkada kalmasın. Kalemi elimden bıraktım ve ödevimi Müdireye teslim ettim. Umarım burada olduğum sürece hayalle gerçeği hep karıştırırım.

“Yazmak zor zanaat azizim. Feyz almaksa en derinden etkileyeni insanı.” Aslı Cansız

– SON-

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu