
Uzun bir yolculuk derken gerçekten de uzun ve yorucu bir yolculuk olmuştu. Saatler sonunda yemyeşil tepeleri, uzun kıvrımlı yolları ve birçok şehri geride bıraktıktan sonra nihayet kasabaya ayak basabildim. İki katlı ahşap, geniş bahçeli bir evin hemen önündeki taşlı yolda etrafı süzerken nihayet dünkü konuştuğum yirmili yaşların başlarında olduğunu düşündüğüm kız bahçe kapısında göründü.
“Merhaba Yağmur Hanım. Geciktim kusura bakmayın.”
“Merhaba Sinem. Sorun değil. Biraz yorgunum evi görebilir miyim?”
“Tabii, benimle gelin lütfen.”
Dağınık evlerin olduğu, tepenin yamacına doğru ilerlerken kuş cıvıltılarını duymak içimde bir mutluluk hissi uyandırdı. Gökyüzü ise tersine oldukça kasvetliydi. Normal bir zamanda kapalı havaları severdim.
Hatta bir yazar olarak en üretken olduğum dönemlerin böyle kasvetli, yağmurlu havaların olduğu dönemler olduğunu söyleyebilirim.
Ama içinde bulunduğum bu ruh halinin etkisi ile bu havalardan bile zevk alamıyordum adeta. Birkaç dakikalık bir yürüyüşün ardından Sinem, beni tıpkı resimde gördüğüm o eve getirmişti.
İki katlı ahşap bahçesinde, birkaç çeşit meyve ağacı bulunan dağın hemen yamacına kurulu şirin bir evdi.
“İşte, burası! Sizin için önceden bizzat kendim hazırladım.”
“Teşekkür ederim. Şirin bir yer.”
“Aslında dedemin evi. Ama o artık yok, biz de gelen turistlere kiralık olarak veriyoruz.”
Sohbet ederek eve çıktık. Sinem anahtarı çevirip açtığında bizi geniş bir salon karşılıyordu. Salonda birkaç koltuk, televizyon ve geniş bir sehpa vardı. Biraz ileride ise arkaya açılan bir balkon kapısı vardı. Gidip kapıdan dışarı baktığımda kare şeklinde büyük bir balkon vardı. Köşede bir soba bir masa ve L şeklinde bir koltuk ve son olarak hemen yan tarafta da envai çeşit çiçek ve salon bitkilerinden oluşan bir köşe yer alıyordu.
“Evi nasıl buldunuz? Umarım isteğinizi karşılamıştır.”
“Aslında evin nasıl olduğunu pek önemsemiyorum, ama güzel. Sadece hava değişikliği olsun diye geldim diyebilirim.”
“O zaman burası tam da size göre. Eşyaları getirelim, dinlenin siz.”
Yeniden evden ayrılıp arabayı evin önüne getirdikten sonra valizleri salona bıraktım.
“Ben eve dönüyorum. Numaram sizde var, arayabilirsiniz.”
“Her şey için teşekkür ederim.” Sinem ayrılırken kapıyı arkasından kapatıp yatak odasının kapısını araladım. Bir dolap, yatak ve komodinden oluşan çok da büyük olmayan bir odaydı. Yorgunluktan üzerimi değişmeden öylece yatağa kıvrılıp uykuya daldım. Bir süre sonra gözlerimi kapı sesine açtığımda çoktan sabah olduğunu gördüm.
Günler sonra ilk kez bu kadar deliksiz bir uyku çekiyordum.
Saate baktığımda neredeyse dokuz olmak üzereydi. Hızla kalkıp kapıyı açtığımda karşımda gülümseyen yüzüyle Sinem’i gördüm.
“Günaydın Yağmur Hanım. Umarım uyandırmamışımdır. Annem sabah çörek yaptı. Sizin için de getirdim, sıcacık. Biraz da peynir ve tereyağı var.” Cümlesini bitirip elindeki üzeri desenli bir bezle örtülü hasır sepeti bana uzattı.
“Günaydın Sinem, gelsene. Yeni uyandım kahvaltıyı birlikte yapalım istersen.”
Kısa bir tereddütün ardından kalmaya karar vermiş olmalı ki içeri girdi. Ocağa çay yapmak için su koyduktan sonra üzerimi değişip balkonda masayı hazırlamaya koyulan Sinem’in yanına gittim.
“Sana yardım edeyim.”
Bugün hava oldukça nemli ve sıcaktı. Dün akşamüzeri geldiğim için fark edememişim, ama burası oldukça güzeldi. Dağın yamacında olduğu için balkondan yemyeşil orman manzarasına şahit olmak içimde yoğun bir huzur barındırıyordu.
“Buranın çok güzel ve dinlendirici bir havası varmış. Neden daha önce gelmeyi düşünmedim ki!”
“Öyle değil mi. Sanki bütün yorgunluğunu alıyor. Genelde kapalı olur, ama tam zamanında geldiniz.”
Birlikte oturup bu güzel manzara karşısında kahvaltı yaparken bir yandan da sohbet ediyorduk.
“Bu kasabada neler yapıyorsun? Biraz kendinden bahset istersen. Uzun zaman oldu biriyle oturup konuşmayalı.”
“Tamam o halde. Üniversiteden yeni mezun oldum. Yazılım okudum. Şimdilik buradayım. Bizimkilere işlerinde yardım ediyorum. Hayvanlarla, bahçeyle uğraşıyoruz. Bazen de işte böyle sizin gibi gelen misafirler oluyor.”
“Dedemin evi demiştin.”
“Evet, birkaç sene öncesine kadar burada kalıyordu. Ama sonra o kayboldu. Zaten burayı çok kullanmıyordu. Genelde bizimle birlikte yaşıyordu.”
“Nasıl kayboldu?”
“Bu uzun bir hikaye. Belki daha sonra anlatırım. Hep ben konuştum. Ya siz?”
“Ben mi? Ben yazarım ya da öyleydim.”
“Yazar mı? Yoksa siz şu gizem, macera kitaplarının sahibi olan Yağmur Sertkaya mısınız?”
“Kitaplarımı okumuşsun.”
“Evet, ama ben nasıl tanıyamadım. Dün dikkat etmemiştim. Kitaplarınızı çok seviyorum. Bir ara imzalatmak isterim eğer kabul ederseniz.”
“Tabii memnuniyetle.”
“Ama neden öyleydim dediniz. Yani ara verdiğinizi duymuştum ama.”
Hafifçe tebessüm ettim. “Bu da uzun hikaye. Vaktimiz çok nasılsa.”
“Bakın ne diyeceğim, dilerseniz bugün size çevreyi gezdireyim hem sohbet ederiz belki.”
“Aslında bugün dinlenmek istiyordum, ama tamam olur.”
Sinem’in teklifini kabul ettikten sonra hazırlanıp yola koyulduk. Ona benim arabamla gidebileceğimizi söyledim. Birlikte yemyeşil manzaranın ortasında ahşap evleri geride bırakıp, sık ağaçların arasından deniz kenarına geldiğimizde arabayı bir kenara bırakıp karadeniz havasını içime çektim.
Sanki bir an için tüm o huzursuz günler geride kalmış gibiydi.
“Sevdiniz mi burayı?”
“Evet, çok sevdim. Bu arada bana abla diyebilirsin.”
“Tamam Yağmur abla.”
“Seninle vakit geçirmek iyi geldi. Biliyorsun bir süredir ara verdim, son yazdığım kitaptan sonra sanırım bir daha yazamacakmışım gibi hissediyorum. Buraya, dürüst olmak gerekirse aslında kaçmak için geldim diyebilirim.”
“Bence kötü bir kitap değildi. Sadece insanlar senden daha fazlasını bekliyor sanırım. Ama yazmaya devam etmelisin.”
“Senin aksine birçoğu böyle düşünmüyor.”
“İnanın benim gibi düşünenlerden var, özledik sizi. Bağınızı bir anda koparmayın.”
“Bu bağ çoktan koptu sanırım. Artık yazamıyorum. Ne zaman yazmak için hamle yapsam olmuyor bir türlü. Otuz iki yaşındayım ve on yıldan fazladır kitap çıkarıyorum. Bunun öncesi de var. Ama ilk kez bu kadar isteksizim ve sanki hayal gücüm yok olmuş gibi.”
“Ben size inanıyorum. Eminim derinlerde bir yerlerde hayal gücünüz yeniden ortaya çıkmayı bekliyor.” Bir an duraksadım.
“Umarım. Seninle sohbet etmek gerçekten iyi geldi.”
“Benim için de.”
O gün akşama kadar Sinem ile sohbet edip kasabayı gezdik. O da bana hayallerinden, neler yapmayı planladığından bahsetti. Benim hiç kız kardeşim olmamıştı. Ama sanki uzun zaman sonra kız kardeşimle sohbet ediyormuş gibi hissettim. Belki de bunca zaman sonra hasret kaldığım içimi dökme isteğiydi.
“Geç oldu, artık eve dönelim.”
Sinem’i evine bırakıp evin bahçesine geldiğimde, arabadan inip bahçe kapısından içeri girdim.
Birkaç adım atmıştım ki birisinin hızla evin arkasına kaçtığını gördüm.
Aramızda mesafe olduğu ve akşam olduğu için yüzünü seçememiştim. Telefonumu çıkarıp Sinem’e haber verecektim ki eve doğru yaklaştığımda alt kapının kapısının aralık olduğunu fark ettim.
İçime düşen şüpheyle oraya girmek istiyordum. Ama ya yeniden gelirse diye düşünmeden de kendimi alamıyordum. Etrafı yeniden kolaçan edip içeri girmek için hamle yaparken diğer yandan da Sinem’i aramak için telefonu tuşladım.
“Sinem az önce bahçede bir adam vardı beni görünce kaçtı.”
“Tamam, sen sakin ol babam geliyor hemen.”
Sinem babasıyla birlikte göründüğünde hızla yanlarına gittim. “Alt katın kapısı açıktı.” Ali amca, Sinem’in babası, kontrol ettiğinde bir şeyin çalınmadığını söyledi.
Sanırım adamdan hemen sonra ben gelmiş olmalıydım. “Bir sorun yok. Kasabada bir meczup var, arada gelip yiyecek bir şeyler alır, ben bırakırım alt kata. Sana denk geldi sanırım, kusura bakma kızım. Sinem bu gece seninle kalsın istersen.”
“Yok, sorun değil, ben kalırım. Hem dediğiniz gibiyse gelmez artık herhalde.”
Eve döndüğümde aklımda alt katta dikkatimi çeken, gördüğüm bir sırt çantası vardı. Dağınık bir halde öylece duruyordu. Gerçekten dedikleri gibi bir meczup muydu yoksa başka biri mi? Emin değildim. Sonra boş teorilere daldığım için kendime kızdım. Epeyce de uykum gelmişti, gidip yatağa uzandım. Sabah horoz sesleriyle uyandığımda saat henüz sekizdi.
Biraz hava almak için bahçeye çıktığımda yine güzel, mis gibi bir hava beni karşılıyordu. Arkamı döndüğümde alt katı kapısıyla göz göze geldim. Merakımı dizginlemeye uğraştım, ama bir türlü olmadı. Sanırım yazarlıktan kalma bir tür alışkanlıktı.
Birkaç adım atıp kapının önüne geldiğimde hafifçe kapıyı araladım. Şöyle bir etrafa bakındım, eski eşyalardan oluşan bir oda karşıladı beni. Etrafı biraz incelediğimde birtakım dolaplar ve içinde baharat olduğunu düşündüğüm kavanozlar vardı. Gezinmeye devam ederken o sırada ayağım bir şeye takıldı.
İşte, dün gördüğüm çanta buradaydı!
Koyu yeşil tonlarında, fermuarı henüz kapatılamamış bir halde içerisinden kağıtlar olan ve bir defter ucu fırlamış bir çantaydı. Çantayı alıp içindeki defteri incelediğimde gözlerime inanamadım. Defterde, Simge isminde cilt kremleri üreten bir firmadan bahsediliyordu. Merak edip baktığımda halihazırda böyle bir firma olduğunu gördüm. Ama bu öylesine not alınmış bir şeyler değildi. Tarihi tarihine not tutulmuş bir günlüktü.
Ama içinde hiç de iç açıcı şeyler yazmıyordu. Deftere odaklanmış okumaya devam ederken birden kapıda beliren Sinem’in sesiyle irkildim. “Yağmur abla o nedir? Ne yapıyorsun burada?”
“Ben de onu soracaktım bunlar nedir?”



Bir Yorum