Tehlikeli Simge – 3. Kısım

Sinem, sorgulayıcı gözlerle elimde uzattığım deftere bakıyordu. Nihayet alıp sayfalar arasında göz gezdirdiğinde endişeyle bana baktı:
“Dün gece sizi aradıktan sonra merak edip içeri girmiştim. Şu köşede…”Dedim, elimle sağdaki bir noktayı işaret ederek.
“İşte, orada fermuarı açık halde çantanın içinden fırlamış duruyordu. Siz öyle söyleyince eve döndüm. Ama aklımda kaldı. Yazarlıktan gelen bir alışkanlık, merak edip bakmak istedim. Ama içinde yazanlar çok garipti. İnternetten baktım ve burada bahsi geçen Simge isimli firmanın gerçekte var olduğunu görünce anlayamadım. Neler oluyor? Sen biliyor musun?”
Sinem, günlükten başını kaldırıp bana, “Bu, dedemin el yazısı. Ama buraya nasıl gelmiş?” Dedi. Kafası karışmış gibiydi. Burada daha önce bir şeyler olmuştu, ama benim bu konu hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu.
“Sana demiştim ya dedem hakkında sonra anlatırım uzun hikaye diye…”
Başımı onaylarcasına hafifçe öne arkaya salladım.
“Bildiklerimi anlatacağım, ama öncelikle şu çantayı alıp üst kata gidelim.”
Sinem başını kapıdan çıkarıp etrafı şöyle bir kolaçan ettikten sonra bana eliyle gel işareti yaptı ve hızla yan taraftaki basamaklara yöneldi. Bunu neden yaptığını anlayamamıştım. Ama ona ayak uydurup peşinden gittim. Kapıdan içeri girer girmez Sinem hızla arkasından kapıyı kilitledi.
“Sinem neler oluyor? Neden böyle davranıyorsun? Beni korkutuyorsun.”
Telaşla pencereden bakınmaya devam ederken sonunda beni fark etmiş olacak ki yeniden bana döndü.
“Üzgünüm Yağmur abla bir an için korktum. Benim bunlardan haberim yoktu. Daha önce görmemiştim. Üstelik aradan çok zaman geçti.”
Söylediklerinden bir çıkarım yapmayı deniyordum ama anlamadığım, anlamlandıramadığım o kadar çok şey vardı ki, bu defterde yazanlar neyin nesiydi? Bahsettiği olay neydi? Ne kadar zaman geçmişti? Hiçbir şey bilmiyordum. Anlamsız bir surat ifadesiyle Sinem’i süzerken buldum kendimi.
“Sinem sakin ol lütfen. Bana şu anda neler olduğunu anlatabilir misin?”
“Gel oturalım abla, anlatacağım.”
Tam karşıda, balkon kapısına yakın duran bej koltuğa geçip oturduğumuzda Sinem neler olup bittiğini anlatmaya koyuldu.
“Sana bu evin dedeme ait olduğunu daha önce söylemiştim. Alt katı gördün, orası dedemin aktar dükkanı gibi bir şey. Orada her çeşit baharat, kurutulmuş çiçek ve otlar bulabilirsin. Dedem bu bitkilerle krem falan yapardı. Çevre kasabalardan, köylerden insanlar gelip dedemden şifa bulurdu. Ağrısı yarası olan, ne bileyim başka bir çözüm bulamadığını söyleyen insanlar gelip dedemi bulurdu. Ama merak etme, öyle kimseye zarar verecek şeyler yapmamıştır. Hatta birçoğu gelip dertlerine derman olduğu için dedeme teşekkür eder, içlerinden ne geçiyorsa birtakım hediyeler getirirdi. Dedem bu işi çok küçüklüğünden beri yapıyormuş. Onun babası da daha önce bu işlerle meşgulmüş.
Babadan oğula geçmiş senin anlayacağın.
Ama benim babamın pek ilgisi yok tabii. O daha çok bahçe işleriyle uğraşmayı seviyor, neyse. Buraya kadar olan kısımda bir sorun yok. Her şey yedi yıl önce başladı. Bu günlükte bahsedilen. Simge isimli firma bir gün bizim kasabaya da geldi. Kasaba kasaba gezip dedem gibi bu işlerle uğraşanları alıp fabrikada yeni karışımlar geliştirmek istediklerini söylüyorlarmış.
İşte, o zamanlar dedemin de namını duyunca bize geldiler. Dedeme iş teklif ettiler. Dedem başta sıcak bakmadı. Yaşlıydı artık bu işleri para karşılığında yapmayı çoktan bırakmıştı. Sadece birilerine şifa olmak istiyordu. Tabii bir de boş durmayı sevmediğinden kendisi için bir uğraş olarak görüyordu.
Gelenler işin patronu değildi. Sadece aracı olarak onları gönderiyorlarmış. Yeni bir proje uyguladıklarından bahsettiler. Böyle dedem gibi unutulmuş bitkisel merhemler, ilaçlar yapan kişileri toplayıp onların deneyimlerinden de faydalanmak istemişler.
Yani bize bu şekilde bahsettiler. Ama işin aslı böyle değilmiş. Dedem gittikten sonra ondan birkaç ay haber alamadık. Sadece bize iyi olduğuna dair telefon ediyordu o kadar. Fabrikada özel bir laboratuvar varmış orada dedem gibi birkaç kişi daha varmış. Onlarla birlikte yeni merhemler üzerinde çalışıyorlarmış. Buraya kadar her şey normal. Dedem bize birçok şeyden bahsetmedi.
Bu arada dedemin konusuna bir ara verip sana Simge’den bahsetmek istiyorum.
Yusufeli ve Rize arasında kurulu bir fabrikaları var. Yani burası onların üsleri gibi bir şey. Buradan başka şehirlere Simge adı altında dağıtım yapıyorlar. Bunların yaptıkları bazı kremler insanlarda alerjiye sebep olmuş, ama bir şekilde sorunun onlardan kaynaklı olmadıklarını anlatıp paçayı kurtarmışlar.
Dedem fabrikada çalışmaya başladığında merak edip Simge hakkında biraz araştırma yaptım. İki ortaklarmış. Birisi İhsan Kara diğeri ise Kasım Tekin. En çok ismi geçen Kasım Tekin. Aslında onun babası, tıpkı dedem gibi bitkisel ilaçları, kremleriyle kendi yöresinde adından söz ettiren birisiymiş. Ama buralı değiller. Söylenenlere göre Sivas civarlarından buraya gelmişler.
Babasının karışımlarını alıp kendisi kullanmış. Sanırım bu konuda o kadar da iyi değilmiş. Baksana zamanında birçok kişi onun yüzünden cilt sorunları yaşamış. Belki de amacı sadece zengin olmaktı, kim bilir.
Gelelim diğer isme: İhsan Kara. Ben onunla ilgili çok fazla bir şey bulamadım. Hatta uzun zamandır ortalarda yokmuş. Yurt dışına yerleştiğini söyleyenler var. Belki de ortağının nasıl biri olduğunu bildiği için gitmiştir.
Bir gün dedem çıkıp geldiğinde çok endişeli görünüyordu.
Ne olduğunu sorduğumuzda söylediği tek şey, “Bir şeyler bulmalıyım.” Oldu. Daha sonra da alt kata girip saatlerce çalıştı. Onun hakkında endişe duyuyorduk. Bizimle çok az konuşuyordu. Birkaç gün sonra yemek bırakmak için yanına girdiğimde koluna bir şeyler sürerken gördüm. Bunda bir sorun yoktu. Ama kolu feci görünüyordu. Kolunda kırmızı pıhtıya benzer küçük kabarcıklar vardı. Neredeyse eline kadar gelmişti. Bizden sakladığı şey buymuş meğer.
Yanına gidip ona bunu sorduğumda başta bir şey söylemedi. Sadece fabrikada kremi test ederken bir şeylerin ters gittiğini ve cildinin bir tür alerjik bir reaksiyon geçirdiğini söyledi. Ona inanmıştım. Ama bunu nasıl düzelteceğini bilmediğini söylüyordu. Gidip ormanda biraz araştırma yapacağını söyledi. Bana da annemlere bunu söylemememi istedi.
Sadece fabrikaya götürmek için bazen bitkiler aradığını söyledim onlara. Belki de yaptığım yanlıştı. Bilmiyorum. Bir hafta kadar sonra yeniden döndü. Yüzü gülüyordu. Bizimle bir şeyler yedikten sonra yeniden alt kata gitti. Merak edip onunla birlikte gittim. Bana kolunu gösterdi. Kolunda o gün gördüğüm manzaradan eser yoktu sanki.
“Bunu nasıl yaptın?”
Diye sordum ona.
“Tesadüf mü yoksa kader mi bilmiyorum ama karşıma daha önce görmediğim bir şey çıktı. Kabağa benziyordu ama çok daha yumuşak ve kırmızıydı. Ayağım kaydı, birden ağaçların arasında yokuştan yuvarlandım. Bayılmışım. Gözlerimi açtığımda kolum tam da kabağın üzerindeydi. İşe yaradı.” Dedi.
Söylediği sadece buydu. Bana sadece bunları anlattı, ama ben ne olduğunu anlamıyordum. Neden böyle davranıyordu. Kolundaki gerçekten bir terslik sonucunda mı olmuştu? Sonraki birkaç gün boyunca kendini yeniden kapayıp bir şeyler hazırladı. Ve artık gitmesi gerektiğini söyleyip yeniden fabrikaya döndü. Ama ne dönmek…
On gün sonra yeniden çıkıp geldi. Bu sefer bir şeylerden korkmuş gibiydi. “Saklanmalıyım.” Dedi sadece. Neden bunu istediğini yine söylemedi. Birkaç gün evde gizledik onu. Daha sonra köye yine aynı adamlar geldi. Dedemi sordular.
Ama bu kez o ilk geldikleri günkü nezaketlerinden eser yok gibiydi. Hemen bizden dedemin nerede olduğunu söylememizi istediler. Her yeri zorla aramaya koyuldular. Ama dedemi çok iyi saklamıştık. O gün bulamadan gittiler. Ama dedem kafaya koymuştu. Gece yarısı olduğunda buradan gidecekti. Geride sadece bilmediğimiz sırlarla birlikte öylece gitti.
Bana son sözleri bahsettiği kabak mı her neyse kimseye demememi tembihledi. O günden sonra da bir daha onu göremedik. Üzerinden neredeyse beş yıl geçti. Acaba o adamlar ona bir şey mi yaptı diye düşünmeden edemiyorduk. Ama adamlar ara sıra yoklamaya geldiklerinde haberleri olmadığını düşündük.
İşte Böyle Yağmur abla. Hâlâ daha bir iz yok. Ama benim anlamadığım bunca yıl sonra bizim bile daha önce görmediğimiz bu çantanın içindekiler nereden çıktı.”
Duyduklarım karşısında şoke olmuştum. Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Nasıl bir işti ki bu beni alıp bu hikayenin içine sürüklemişti.
“Dün sizin bahsettiğiniz şu meczup belki de o değildi. Ya hâlâ dedenin izini süren birileriyse. Belki de tüm bu belgelerden haberi vardı.”
“Çok zaman geçti. Benim bile böyle bir şeyden haberim yoktu. Bilmiyorum. Anlamak zor.”
“Şu çantayı biraz karıştırsak mı? Belki bize yol gösterir.”
Masada bizi öylece bekleyen çantayı alıp, geçmişin bizi neyin içine çekeceğini bilmeden, eskimiş sayfalarda bir yolculuğa çıkmak için kendimizi hazırladık.



