Tarih

Bugün 19 Mayıs

Merhaba Rengârenk Dergisi okurları

Bugün 19 Mayıs, milli mücadelemizin başlangıcının 101.yılı ve 23 Nisan’da size söz verdiğimiz gibi yazımızı hazırladık.

Yazımıza 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı tarihinden başlamak istiyoruz. Bu gün öncelikle 1926 yılında Gazi Günü olarak kutlanmaya başlanmış, 1935 yılında Beşiktaş’ın kurucularından Ahmet Fetgeri Bey’in kongredeki, “24 Mayıs 1935 günü Kadıköy sahasında bir Atatürk Spor Günü düzenlenmiştir. Atatürk Spor Günü’nün tüm Türk Gençliği için 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı olarak kutlanmasını teklif ediyorum.” önerisi üzerine Gençlik ve Spor Bayramı olarak kutlanmaya başlanmıştır. Son olarak ise 1981’de Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı olarak kutlanmaya başlanmıştır.

Gençlik ve Spor Bayramı olarak kutlanması önerisi, Kim Milyoner Olmak İster yarışmasında da sorulmuş bir soruydu.

Elbette bugünden bahsetmişken Atatürk’ten ve kendisinin gençliğe verdiği önemden bahsetmemek olmaz zira bayram hem Gençlik Bayramı hem de Atatürk’ü Anma Bayramı. Biz öncelikle Atatürk hakkında kronolojik sıra ile sizleri sıkmayacak şekilde kısa açıklamalar, daha sonra ise Atatürk’ün gençlere verdiği önem hakkında iki bölüm vermeyi uygun gördük.

19 Mayıs 1881: Mustafa doğdu. 1881 tarihinini Enver Behnan, Afet İnan, Falih Rıfkı ve Şevket Süreyya gibi birçok isim onaylamaktadır. 19 Mayıs’ı doğum günü olarak kabul etmemizin sebebi ise Atatürk’ün Samsun’a çıkış tarihini kendisinin doğum günü olarak seçmesidir. Ali Fuat Cebesoy anılarında Atatürk’ün doğum tarihi için, “İtiraf ederim ki ben de bilmiyorum. Lütfedip bir gün yazmak istiyorsanız 19 Mayıs uygundur.” dediğini yazar. Afet İnan’ın naklettiğine göre ise Hasan Rıza Soyak bir gün Atatürk’e bir evrak getirir. Bu evrakta İngiliz Maslahatgüzarı (Büyükelçiyi temsil eden diplomat) Morgan, İngiliz Kralı VIII. Edward tarafından Atatürk’e gönderilecek tebrik mesajı için doğum tarihinin bildirilmesini istemektedir. Atatürk bunun üzerine, “Bu niçin bir 19 Mayıs olmasın?” demiş ve doğum tarihini 19 Mayıs 1881 olarak kabul etmiştir.

Kemal adını almasında birden fazla olay nakledilir. Ali Fuat’a göre kendi adı da Mustafa olan matematik öğretmeni, “adlarımız karışıyor.” diyerek Mustafa’ya Kemal adını vermiştir. Kemal adı “olgunluk/mükemmellik” anlamına geldiği için öğretmenin bu adı verdiği de söylenegelmiştir. Bunların yanında en etkili Atatürk biyografi yazarlarından Andrew Mango ise, Atatürk’ün Kemal adını milliyetçi şair Namık Kemal’den etkilendiği için almış olabileceğini ya da yaşlı bir ismin Atatürk’e Kemal adını önermiş olabileceğini yazmıştır. Belki de Mango, Atatürk’ün matematik öğretmenini düşünerek yaşlı bir isim demiştir, konuyu kesin bilemiyoruz. Yine de en doğru olarak, Atatürk’ün sınıf arkadaşı Ali Fuat’ın söylediğini kabul etmenin daha mantıklı olacağı düşüncesindeyiz.

13 Nisan 1909: Rumi takvime göre 31 Mart 1325’e denk geldiği için 31 Mart Vakası olarak da anılır. Mustafa Kemal bu tarihte Hareket Ordusu’na kurmaylık eder. 19 Nisan’da İstanbul’a ulaşır. Orduya Hürriyet Ordusu adını verme önerisine karşı, orduya Hareket Ordusu adını veren bizzat Mustafa Kemal olmuştur.

Eylül 1910: Mahmut Şevket Paşa, Mustafa Kemal’i ve Ali Fethi’yi (Sonradan Okyar) Fransa’ya Picardie Manevraları’na katılmaya yollar.

18 Mart 1915: Tarihteki bütün üstün imkanların, tek bir imkansızlığa yenik düştüğü gündür. Çanakkale geçilmez!

21 Nisan 1915: Ian Hamilton verdiği ordu emrinde, “Fransa ve Kral’ın askerleri! Bütün dünya ilerlememizi takip edecektir.” der ancak; yüce mehmetçiklerimiz büyük bir erdem pahasına canlarını ortaya koyarak bu ilerlemeye müsaade etmemişlerdir. Hamilton’un savaş anıları için bkz:

Hamilton, I., “Gelibolu Günlüğü“, 1. Baskı (İstanbul: Hürriyet Yayınları, 1972)

7/8 Ağustos Akşamı 1915: Anafartalar Savaşı esnasında Ordu Kumandanı Mareşal Liman von Sanders, “Tüm kuvvetlerin benim emrime verilmesinden başka çare yoktur.” diyen Mustafa Kemal’e, “Çok gelmez mi?” der. Mustafa Kemal ise “az gelir” karşılığını verecektir. Sanders anılarında, Mustafa Kemal’in sorumluluktan kaçınmayan bir isim olduğunu yazmaktadır.

8/9 Ağustos 1915: Mustafa Kemal, Anafartalar Cephe Grubu Komutanlığı’na atanır. Kendisine daha sonraları Anafartalar sorulduğunda, “Sorumluluk ölümden ağırdır, sorumluluğu kemal-i iftiharla kabul ettim.” diyecektir.

     Anafartalar Grubu Komutanı
                           10 Ağustos 1915

13 Kasım 1918: İstanbul’a dönünce düşman gemilerini gören Mustafa Kemal, yaveri Cevat Abbas Gürer’e dönerek, “Geldikleri gibi giderler!” diyecektir.

16 Mayıs 1919: IX. Ordu Müfettişi olarak olağanüstü yetkilerle Samsun’a hareket eder. Bu ordu daha sonraları III. Ordu Müfettişliği adını almıştır.

Atatürk bu yetkileri kolayca almamıştır. Sadrazam Damat Ferit’in evindeki yemekte, Cevat Çobanlı Paşa Damat Ferit’in sözlerine karşı ilgisiz görünür. Bu umursamazlık üzerine Damat Ferit “kendince” bir “tehlikenin” geleceğini düşünmez ve ikna olur. Atatürk bu yemek günü için, “Zannedersem 14 Mayıs Akşamı” demiştir. Yemek sonrası Cevat Paşa ile Nişantaşı Caddesi’nden Teşvikiye’ye yürüyen Mustafa Kemal arasında şu konuşma geçer:

Cevat Paşa: Bir şey mi yapacaksın Kemal?

Mustafa Kemal: Evet paşam, bir şey yapacağım.

Cevat Paşa: Allah muvaffak etsin.

Mustafa Kemal: Mutlak muvaffak olacağız!

19 Mayıs 1919: Samsun’a ayak basılır ve milli mücadele başlatılır. Bu tarihten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Samsun’dan Havza’ya geçilirken Mustafa Kemal’in yanındaki subaylar bir İsveç şarkısının sözlerini değiştirerek, “Sesimizi yer, gök, su dinlesin, sert adımlarla her yer inlesin, inlesin” diye bağıracaklardır. Bu şarkı daha sonraları Gençlik Marşı olarak anılmaya başlanmıştır.

23 Nisan 1920: Ankara’da TBMM açıldı. Bu konuya “Bugün 23 Nisan” adlı yazımızda değinmiştik ancak; kaynakçada görülen Toktamış Ateş’in eserinde 23 Nisan’ın Çocuk Bayramı olarak ilk kabul edilişi 1929 olarak verilmiştir. Biz Veysi Akın’ın makalesini dikkate alarak 1927 kabul ediyoruz.

24 Nisan 1920: Mustafa Kemal TBMM’de, “Bazı arkadaşlar yoksulluk içinde bu büyük davanın başarılamayacağını zannetmektedir. Efendiler ben sizi silah zoruyla burada tutmuyorum, görüyorsunuz silahım da yoktur. Fakat şunu biliniz ki, bütün arkadaşlarım beni yalnız bırakıp gitseler, ben bu yüksek mecliste tek başıma da kalsam mücadeleye karar verdim. Düşman adım adım Ankara’ya kadar gelecek olursa bir elime silahı bir elime de Türk Bayrağını alıp Elmadağı’na çıkacağım. Burada son kurşunuma kadar düşmanla savaşacağım, sonra mukaddes bayrağı göğsüme sarıp şehit olacağım. Huzurunuzda buna ant içiyorum.” diyordu.

13 Ocak 1921: Muhittin Baha Bey’den sonra kürsüye gelen Mustafa Kemal:

– Cennetten vatanımıza bakan merhum Kemal (Namık Kemal’i kastederek),”Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini, yokmuş kurtaracak bahtı kara maderini.” diyordu. Ben bu kürsüden tüm millet adına diyorum ki, vatanın bağrına düşman dayasın hançerini, bulunur kurtaracak bahtı kara maderini. Ey milliyet duygusu! Sen, ey fani insanı ölümsüzlüğe bağlayan büyük olay. Bir insanı kayıtsız ve koşulsuz diğer insanlara bağlayan tek duygu sensin.

19 Eylül 1921: Subaylar (Zabitler) Savaşı olarak da bilinen Sakarya Savaşı esnasında attan düşerek kaburga kemiklerinden birini kıran Mustafa Kemal, dinlenmek yerine savaş alanında sargı ile bulunmaya devam etmiştir. Bunun üzerine TBMM kendisine “Gazi” ve “Mareşal” ünvanını verdi. Sizlere ikinci Sakarya zaferinden de bahsetmek istiyoruz.

Bir öğle yemeğinde Fevzi Çakmak’ın koluna girip kendisini diğer konuklarla bahçeye indiren Atatürk, Fevzi Çakmak’a bahçesinde yetişen çiçekleri göstererek, “Bak Paşam, işte bunlar benim ikinci Sakarya zaferimdir.” diyordu.

1 Mart 1922: Mustafa Kemal meclis konuşmasını şair Mithat Cemal Kuntay’ın, “Ölmez bu vatan farzımuhal ölse de hatta / çekmez kürenin sırtı o tabutu cesimi*” diyerek bitiriyordu.

*Bu vatanın ölmesi, ölse bile olmayacak şeydir / Dünyanın gücü bu tabutu taşımaya yetmez

23 Nisan 1922: TBMM’nin 1921’de kabul ettiği kanun ile ilk bayram olarak kutlanan 23 Nisan için Mustafa Kemal, “23 Nisan, Türkiye milli tarihinin başlangıcı ve bir dönüm noktasıdır.” demişti.

26-30 Ağustos 1922: Büyük muharebenin başlayıp zaferle sonuçlandığı tarihlerdir. Tarihimiz için çok büyük bir zafer olmasına karşın Mustafa Kemal bu savaştan -daha doğrusu savaş ve askerlik anılarından- bahsetmek istememiştir. Kendisine bu konuda sorulan soruları geçiştirmiş ve “Ulusun yaşamı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir.” demişti. Nitekim kendisi, Dumlupınar dışında ne Çanakkale’ye ne Doğu Cephesi’ne ne de Sakarya Savaşı alanlarına gitmişti.

Müfit Özdeş’in söylemine göre ağustos tarihi rastgele seçilmemiş, Atatürk bu tarihleri 1071 Ağustos Malazgirt ve 1526 Ağustos Mohaç zaferlerini düşünerek planlamıştı.

1 Eylül 1922: “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz, ileri!” O tarihlerde Ege Denizi “Ege” adını almamıştı.

29 Ekim 1923: Cumhuriyetin ilanı ki Atatürk’ün bıraktığı en büyük mirastır (29 Ekim’de konu hakkında bir yazımız olacak).

30 Ağustos 1924: 1.5 saat süren Dumlupınar Nutku, Dumlupınar’da Mustafa Kemal tarafından okunmuştur (Bu nutuk gençlere gönderme içerse de, biz konuşmanın içeriğine 29 Ekim yazımızda değinmeyi daha uygun gördük).

22 Eylül 1924: Samsun Ticaret Okulundaki konuşma esnasında Mustafa Kemal, ” Hayatta en hakiki mürşit, ilimdir.” diyordu. Bu konu değerlendirmeye kapalı olsa da sıklıkla yanlış anlamlara çekilmektedir. Tümce açıkça anlaşılır olmasına rağmen birçok kişi konuyu din üzerinden değerlendirdiği için niteliksiz tartışmalar ortaya çıkmaktadır. Oysa niteliksiz tartışmaya girenler için detaya girersek, büyük Türk hükümdarı Sultan Fatih, fethin “evliya eseri” olduğunu söyleyen Akşemseddin’e “Bu şehir kılıcımla alınmıştır.” demiş ve Akşemseddin’in öne çıkmasına izin vermemişti. Daha sonraları Akşemseddin, memleketi Göynük’te inzivaya çekilecekti. Nitekim Hz. Ali’nin de “İnsanlar bilmedikleri şeye düşmandır.” sözü de güzel bir rivayettir. Diyelim bir şekilde eleştirdik, bu seferde karşımıza ilk diyanet işleri başkanı olan Rıfat Börekçi’ye duyduğu saygı çıkacaktır. Konu hakkında daha fazla bilgi için bkz:

Kolektif, “Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Kemalizm (Cilt 2)“, 6. Baskı (İstanbul: İletişim Yayınları, 2009).

Bu konuda Atatürk’ü eleştirmek, şu hayatta anlaşılabilecek en son şeydir. Tıpkı Stefan Hawking’in aktardığı gibi: “Bilginin en büyük düşmanı cehalet değil, bildiğini zannetme sanrısıdır.”

27 Ağustos 1925: Mustafa Kemal İnebolu’da şapka için, “Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, zihniyetiyle medeni olduğun ispat ve izhâr etmek mecburiyetindedir.” diyordu. Şapka gibi bir devrimden bahsetmişken Atatürk’ün esinlendiği önemli bir isme değinmeliyiz diye düşünüyoruz.

Atatürk, cumhuriyetin ayaklarını sağlamlaştırmaya çalışırken özellikle Ziya Gökalp’ten oldukça etkilenmiştir çünkü; Gökalp inkılapçı devlet ve hukuk anlayışı üzerinde güçlü etkiye sahiptir. Atatürk’ün Gökalp’e büyük saygısı olsa da devrim hareketlerine Gökalp’e yer vermemiştir. Bunun sebebi bilinmese de Gökalp yaşamı kısa olmasına rağmen düşünceleriyle yaşadığı yıllara damga vurmuştur. Bununla beraber, Gökalp’in etkilediği bir diğer isim olan Fuat Köprülü de devrim hareketlerinin öncülerinden olmuştur.

3 Nisan 1930: Kadınlara belediye seçimlerinde oy hakkı tanınmıştır. Bu haktan sonra 11 Nisan’da kadınlar Sultanahmet’te kutlama mitingi yapmıştır. Suudi Arabistan’ın kadınlara belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını 2015 Aralık’ta verdiği düşünülürse Atatürk’ün ne kadar isabetli bir seçim yaptığı daha anlaşılır olmaktadır.

29 Ekim 1933: Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar tarafından yazılan ve Cemal Reşit Rey tarafından bestelenen Onuncu Yıl Marşı Türk Ocaklarında seslendirildi. Cumhuriyet kutlamasında Mustafa Kemal Onuncu Yıl Nutku’nu okudu.

24 Kasım 1934: TBMM, Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadını veriyor. Bu tarihe kadar yukarıda yazdıklarımızda Atatürk’ün yaşadığı olaylarda adını Mustafa Kemal, bizim yazdığımız olaylarda adını Atatürk olarak zikretmiştik. Yazımızın devamında sadece Atatürk adını kullanacağız.

5 Aralık 1934: Kadınlara mebus seçme ve seçilme hakkı tanındı. Bu kanundan sonra meclise, biri köylü ve Kazan muhtarı olan Satı Kadın da dahil olmak üzere 18 kadın milletvekili girdi.

Atatürk kadınların topluma katılmadan bir ilerleme gerçekleştirilemeyeceği düşüncesindeydi. İnebolu Nutku esnasında, “Kadın arkadaşlarımız da bizim gibi anlayışlı ve aydın insanlardır.” demiş ve bunun öncesinde 13 Şubat 1923’te yaptığı bir konuşmada ise “Bir sosyal toplulukta iki cinsten yalnız biri çağdaş gerçeklere uyarsa, o çağdaş topluluk yarıdan çok eksiklik içinde kalır. Bir ulus gelişmek ve uygarlaşmak isterse, özellikle bu noktayı temel almak zorundadır.” diyerek fikirlerini açıkça belirtmişti. Atatürk’ün Namık Kemal’den etkilenmesinin bir sebebi de Namık Kemal’in kadınlara verdiği önem olabilir diye düşünüyoruz zira Namık Kemal daha 1867 yılında Tasvir-i Efkâr’da, “Kadınlarımızın insanlığa çocuk doğurmaktan başka faydası yokmuş gibi görülüyor; müzik aletleri veya mücevherat gibi sadece bir hizmet nesnesi olarak görülüyorlar. Ancak cinsimizin yarısını hatta belki de daha fazlasını kadınlar teşkil etmektedir. Onları başkalarının maişetini ve gelişimini sağlamaktan alıkoymak halk iştirakinin temel kurallarını ihlal etmektedir. Kadınlar zihnî ve fiziki yeterlilik bakımından erkeklerden aşağıda değildir. Kadınların bu konumu dolayısıyla birçok kötü sonuç doğmaktadır.” diyordu.

Örneğin üzerine güneş batmadığı söylenen ülkede kadın hakları toplumu olan süfrajetler(Suffragettes), haklarını elde etmek uğruna 1913’te dönemin maliye bakanı Lloyd George’un evini bombalamışlardı. Aynı Lloyd George, Sevr öncesi, “Türklerin ne kadar ağır cezaya çarptırılacağını herkes görecek.” demiş ancak; kaderin cilvesine bakın ki 1922 yılında, “Yüzyıllar nadir olarak dâhi yetiştirir. Şu şanssızlığımıza bakın ki o büyük dâhi çağımızda Türk halkına nasip oldu.” diyecektir (Bu sözün söylenip söylenmediğine dair bir kesinlik olmamakla birlikte bkz:

Atatürk Araştırma Merkezi Cilt V Sayı 14, (1989, Mart), “https://www.atam.gov.tr/wp-content/uploads/İsmet-GİRİTLİ-Mondros’tan-Mudanya’ya-Sevres’ten-Lausanne’a.pdf”.

                       Lloyd George

Birçok ülkede kadınlar haklarını acıyla kazanmışken, Türkiye’de böyle acıların yaşanmasına Atatürk sayesinde gerek kalmamıştır.

I. Dünya Savaşı öncesi kadınlara seçme ve seçilme hakkını veren ülkeler yalnızca Yeni Zelanda, Norveç ve Finlandiya idi. 1918-1930 arası; Abd, Rusya(Dönemin SSCB’si), İngiltere, Kanada, Almanya, Danimarka, Hollanda gibi ülkelerken 1930-1939 arası; Çin, Arjantin ve Bulgaristan gibi ülkeler kadınlara haklarını vermişti. Japonya ise ancak II. Dünya Savaşı’ndan sonra bu hakkı tanıyordu.

   Bir Devrin Başlangıcı, We Shall Fight Until We Win

18 Nisan 1935: Son seçimde meclise 18 kadın milletvekili girmesi üzerine Dünya Kadınlar Birliği, 12. Kongrenin İstanbul Yıldız Sarayı’nda toplanmasına karar verdi. Kongre 24 Nisan’da sona erdi.

9 Temmuz 1938: Atatürk’ün başkanlığını yaptığı son bakanlar kurulu toplantısı Savarona’da gerçekleştirildi.

10 Kasım 1938: Saat 9.05 – ∞

21 Kasım 1938: Atatürk’ün naaşı Etnografya’ya konuldu.

Etnografya Müzesi Ankara il sınırları içerisinde yer almaktadır. Atatürk’ün konulmuş olduğu yer çiçeklerle çevrilmiştir ve içerisinde “Burası 10.XI.1938 DE SONSUZLUĞA ULAŞAN ATATÜRK’ÜN 21.IX.1953 E KADAR YATTIĞI YERDİR.” yazan bir mermer bulunmaktadır. Arkasındaki panoda ise Atatürk’ün “BENİM NAÇİZ VÜCUDUM ELBET BİR GÜN TOPRAK OLACAKTIR LAKİN TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLELEBET PAYİDAR KALACAKTIR” sözü ile imzası yer almaktadır.

Evet, büyük dâhi Atatürk bir gün fâni dünyaya veda edeceğini biliyordu. Bu sebeple fikirlerini benimsetmek için daha 1929 yılındayken “Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir.” diyordu.

10 Kasım 1953: Atatürk’ün naaşı ebedî olarak Anıtkabir’e konuldu. Anıtkabir için kurulan komisyonda; Enver Behnan, Afet İnan, Enver Ziya Karal, Ekrem Akurgal, Faik Reşit gibi isimler ile çeşitli profesörler bulunuyordu. Atatürk’ün vefatı ve naaşın Anıtkabir’e konulma süreci hakkında daha fazla bilgi için bkz:

Güler, A., “Sarı Paşa İnsan Atatürk“, 1. Baskı (Ankara: Berikan Yayınları, 2007), 255-297.

Atatürk her daim arkasında ömrünü adadığı milletin ve dayandığı meclisin olmasını istemişti (Bu konuya Mango da çok sık değinmektedir). Hem milletin hem de meclisin güçlü olmasını, bu ikisinin birbirini tamamlamasını istiyordu. Daha “dar” bir değerlendirmeye girmek istersek, “prangalanmış leviathan” bu tanımı açıklayabilir diye düşünüyoruz.

    Dar: Özgürlüğe uzunan sürecin dar (zor) olması           Koridor: Özgürlüğe uzanan süreci ifade etmesi

Bu grafik size “tanıdık gelmiş olmalı” diye düşünüyoruz.

Atatürk hakkında sayısız eserden, dolaylı ve dolaysız sayısız değerlendirmeler çıkartabiliriz ancak; biz sizleri daha fazla sıkmadan konumuzun ikinci bölümü olan “Atatürk ve Gençlik” kısmına geçiyoruz.

Atatürk’ün gençliğe güveni Sivas Kongresi’ne dayanır. Bu kongrede Hikmet isimli bir tıp öğrencisi ile Atatürk arasındaki konuşmalar anlatılmaya değerdir.

Hikmet: Paşam tıbbiyeliler beni buraya istiklal davamızı başarmak yolunda gönderdiler. Mandayı kabul edecek kim olursa olsun şiddetle karşı çıkarız. Siz kabul ederseniz, sizi de vatan kurtarıcı olarak değil vatan batırıcı olarak adlandırırız.

Atatürk: Arkadaşlar, gençliğe bakın! Türk milli yapısındaki soylu kanın ifadesine dikkat edin! Evlat, müsterih ol! Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Parolamız tektir ve değişmezdir. “YA İSTİKLAL YA ÖLÜM!”

24 Mayıs 1918’de Atatürk Ruşen Eşref Ünaydın’a bir fotoğraf verir ve bu fotoğrafın arkasında, “Her şeye karşın kuşkusuz ki bir aydınlığa doğru yürümekteyiz. Bende bu inancı yaşatan güç, yalnızca sevgili ülkeme ve ulusuma duyduğum sınırsız sevgi değil, bugünün karanlıkları içinde yalnızca yurt ve gerçek sevgisiyle ışık saçmaya ve aramaya çalışan bir gençlik gördüğümdendir.” yazar. Görüyoruz ki Atatürk, daha o zamanlarda bile gençliğin önemini kavramıştı. Nitekim kendisi de ülkeyi kurtarmaya başlamadan önce subaylık yaptığı dönemlerde -oldukça gençken- kendisine bir hedef belirlemişti. Hedefini “Benim amaçlarım, üstelik çok yüce amaçlarım var. Bunlar makam elde etmek, manevi zevklere erişmek veya para kazanmak değildir. Yürüyeceğim yolu çok genç yaşta seçtim ama bu yoldan ayrılmayacağım.” diyerek açıklıyordu.

Atatürk ve gençlikten bahsetmişken Nutuk’un sonundaki Gençliğe Hitabe’den bahsetmemek olmaz kanısındayız. Atatürk bu hitabeyi yazdıktan sonra arkadaşlarına, “Oturunuz ve dinleyiniz.” der ve sonrasında bu hitabeyi dinleyenlere seslenir:

– Tarihi yaşadığımız gibi yazdık fakat geleceği, cumhuriyete inananlarla onu koruyanlara ve yaşatacaklara emanet etmek lazımdır.

Burada kastettiği hiç şüphesiz gençler oluyordu. 1927’de yazılan eseri, sadece o dönemin gençliğine değil, tüm gençliğe bırakıyordu ve bunun ardından “Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. İstikbalin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler tatbik mevkine geçtiği vakit Türk Milleti yükselecektir.” diyordu.

 

 

 

 

 

 

 

Gençliğe Hitabe’nin kopyasını görüyoruz. Karalanmış son kısımda yazan cümle şöyledir:

“Efendiler, son kuvvetini kendi mefkûresinde ve damarlarında bulan Türk evladının elinde istiklal ve cumhuriyet ilanihaye (sonsuza dek) mahfuz (korunacağına) ve masun (dokunulmaz) olacağına, cumhuriyetin sancağının itibarı daima yüksek bulunacağına…”

Bu kısmın neden silindiğini bilmiyoruz.

22 Ekim 1927’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yapılan toplantı sonucu bu hitabenin sınıflara asılmasına karar verilmiştir.

Sizin de görebileceğiniz gibi, Hitabe (ve haliyle Nutuk) eski harflerle yazılmıştır. Bunun sebebi, o tarihte harf devriminin yapılmamış olmasıdır. 1 Kasım 1928’de bu konu mecliste görüşülmüş ve 2 Kasım 1928’de TBMM, Harf Değişikliği Kanunu’nu kabul etmiştir.

Ek Bilgi

1923’te İzmit’te İstanbullu gazetecilerle görüşen Atatürk, bu gazetecilerin “Latin alfabesine geçiniz” önerisine üzerine şu cevabı veriyordu:

– Ben ordunun ülkeyi ve milleti kesin sonucu götüreceği noktalarda emir veririm. Ama bilim ve özellikle toplumbilim alanındaki işlere ben komut vermem.

O zamanlar daha erken olduğunun bilincindeydi ancak; 1928’de “tam zamanında” gerçekleştiriyordu.

Aslında harf değişikliği, yazıyı kolaylaştırma gibi konular hakkında ilk tartışma 1800’li yılların ortalarında Münif Paşa’dan gelmişti. Namık Kemal de bu tartışmaya katılan isimlerden biriydi.

Ek Bilgi Sonu

26 Mart 1937’de Atatürk gençlere şöyle hitap ediyordu:

– Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman dahi durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da beni takip etmektir. Yorgunluk her insan, her mahluk için tabii bir haldir. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevi bir kuvvet vardır ki işte bu kuvvet, yorulanları dinlendirmeden yürütür.

Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz! Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan yürüyecektir.

Evet; bu cumhuriyet; bu ülke; savaşlarında altındaki gaye, çaba ve aslında bu ülkeye dair her şey, biz gençlere emanet edilmişti. Peki bizler gençler olarak görevlerimizi yapıyor muyuz? Bu sorunun cevabı kendimizde saklı kalmalı ancak; “izindeyiz”den başka bir şey bilmeyenler ve O’na nefret duyanlar için, Atatürk’ü olabildiğince çok okumalı ve fikirlerini anlamalıyız. Anlamak zorundayız. Bütün bunları yaparken putlaştırmaya ve hakaretlere karşı çıkabilmeliyiz. 2016’da kaybettiğimiz Halil İnalcık’ın da söylediği gibi, buna karşı çıkan Ecevit ve Velidedeoğlu** dışında biz de bunu yapabilmeliyiz.

**Velidedeoğlu’nun ismi geçmese de sanıyoruz ki Hıfzı Veldet Velidedeoğlu anılmıştır.

Tıpkı Falih Rıfkı’nın dediği gibi Atatürk’ü anlayanlar, Atatürk’ü tanıyanlar, “Yatak odasına girenler değil, kafasının içine sokulabilenlerdir. Hiç yüzünü görmemiş olsalar bile!”

Biz Atatürk’ü geleceğe bir ülke bıraktığı, geleceğe ışık tutup yol gösterdiği, tüm yurttaşlara din ve vicdan özgürlüğü sağladığı için “seviyor” ve aynı zamanda “saygı duyuyor”uz. O’nu sevenler ve saygı duyanlar olarak bizler, belki de, Atatürk ilkeleri doğrultusunda yürüyeceğimize her sabah ant içen şanslı çocuklar arasındaydık…

Kullandığımız kaynakların yanında ufak da olsa yorumlarımızı -mümkün olduğu kadar tarafsız bir şekilde- katmak istedik. Elbette bu yorumlarda da hatalarımız olabilir lakin, hatasız insan var mıdır ki?

Özellikle görülmeyen bir virüsün özgürlüğümüzü elimizden aldığı bu günlerde, sanıyoruz ki Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün özgürlük için harcadığı büyük çaba çok daha iyi anlaşılmıştır.

101 yıl önce bugün başlayan mücadele, tarihimizde her daim hatırlanması ve “unutturulmaması gereken” bir mücadeledir. Üniversitede bir hoca, “Hayat tam bir saniyedir, bir saniye sonra eve gideceksiniz, bir saniye sonra sınava gireceksiniz, bir saniye sonra mezun olacaksınız.” diyordu. Evet, hayat tam bir saniyedir ve biz, 1 saniye sonra Atatürk’ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcının 101. yılını kutluyoruz.

Rengârenk Dergisi olarak okumaya önem vermenizi tekrar hatırlatmak istiyoruz zira; büyük dâhimiz Atatürk de, gerçekleştirdiği devrimler için yeri geliyor 40 saat aralıksız kitap okuyordu.

Yazımızı 2013’te kaybettiğimiz Toktamış Ateş’in etkili bir sözüyle bitirmek istiyoruz:

“Türkiye, Mustafa Kemal aydınlanmasını yaşayabilmiş bir devlet olarak çok şanslı. Ama birileri bu şansı tepmeye çabalıyor.”

19 Mayıs anısına; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah arkadaşlarını ve düşünmeden düşmana atılan tüm şehitlerimizi saygıyla anıyor, tüm gazilerimize ise sabırlar diliyoruz. Atatürk’ü “unutmadan” andığımız ve anacağımız nice bayramlara…

Nice 19 Mayıslara!

Kaynakça

https://www.samsun2019.com.tr/icerik/79/19-mayis-nasil-bayram-oldu/“, (Erişim Tarihi: 26.04.2020).

BBC Türkçe, “https://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/12/151212_suudi_secmen_kadin”, (Erişim Tarihi: 26.04.2020).

Beşiktaş Jimnastik Kulübü Resmi Sitesi, “https://bjk.com.tr/tr/cms/ataturk_ve_bjk/15/”, (Erişim Tarihi: 26.04.2020).

Kütahya Valiliği, (2019, 26 Ağustos), “http://www.kutahya.gov.tr/prof-dr-ilber-ortayli-buyuk-taarruz-ve-dumlupinari-anlatti”, (Erişim Tarihi: 05.05.2020).

Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun, (1981, 17 Mart), Resmî Gazete (Sayı: 17284), Erişim Adresi: https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.2429.pdf.

Acemoğlu, D., Robinson, J.A., “Dar Koridor”, 1. Baskı (İstanbul: Doğan Kitap, 2020), 16-17, 89 ve 452.

Afetinan, A., “Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler”, 21. Baskı (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019), 3, 40, 50-51, 360, 368-370 ,439-442 ,445-446 ve 464-467.

Atatürk, M.K., “Nutuk”, (İstanbul: Kitap Zamanı Yayınları, 2006), 7 ve 686.

Atatürk, M.K., “Anafartalar Muharebatına Ait Tarihçe”, 1. Baskı (İstanbul: Kopernik Kitap, 2018), 78 ve 81.

Atay, F.R., “Çankaya”, (İstanbul: Pozitif Yayınları, 2019), 19 ve 463.

Ateş, T., “Türk Devrim Tarihi”, 7. Baskı (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016), x, 5-13, 96, 194, 241-242, 268, 275-276, 381-386, 395, 402-403 ve 409-416.

Aydemir, Ş.S., “Tek Adam (Cilt I)”, 46. Baskı (İstanbul: Remzi Kitabevi, 2019), 32, 60 ve 227.

Aydoğan, M., “Ülkeye Adanmış Bir Yaşam (Cilt I)”, 28. Baskı (İstanbul: İnkılâp Kitabevi, 2019), 45, 65, 142-146, 325-326, 359 ve 362.

Aydoğan, M., “Ülkeye Adanmış Bir Yaşam (Cilt II)”, 12. Baskı (İstanbul: İnkılâp Kitabevi, 2017), 75, 197, 203, 209, 230, 276-277 ve 323-324.

Bay, A., “Modern Türkiye’nin Kurucusu Dâhi Generalden Liderlik Üzerine Dersler”, 1. Baskı (İstanbul: Pegasus Yayınları, 2013), 62-64, 69 ve 122.

Cebesoy, A.F., “Sınıf Arkadaşım Atatürk”, 16. Baskı (İstanbul: İnkılâp Kitabevi, 2020), 12, 15 ve 173.

Cevizoğlu, H., “İşgal ve Direniş”, 3. Baskı (Ankara: Ceviz Kabuğu Yayınları, 2007), 17.

Çaykara, E., “Tarihçilerin Kutbu”, 15. Baskı (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019), 45.

İnalcık, H., “Fatih Sultan Mehemmed Han”, 2. Baskı (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019), 608 ve 613.

(Bu eser Fatih Sultan Mehmet hakkında bulunmaz nitelikte bir eser olmakla beraber, özellikle Franz Babinger’in kitabına da çeşitli göndermeler yapmaktadır. Okunmasını ziyadesiyle tavsiye etmekteyiz. İstanbul’un Fethi için bir yazıyı da 29 Mayıs 2021 tarihinde paylaşmayı düşünüyoruz.)

İnalcık, H., “İmparatorluktan Cumhuriyete”, 5. Baskı (İstanbul: Kronik Kitap, 2020), 215.

İnalcık, H., “Osmanlı ve Modern Türkiye”, 6. Baskı (İstanbul: Timaş Yayınları, 2018), 236.

İnalcık, H., “Rönesans Avrupası Türkiye’nin Batı Medeniyetiyle Özdeşleşme Süreci”, 12.Baskı (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019), 346 ve 359.

Kinross, P., “Bir Milletin Yeniden Doğuşu”, 31. Baskı (İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi, 2018), 205 ve 448.

(Biz her ne kadar Andrew Mango’nun eserini çok etkili bulsak da, Mango’ya göre Lord Patrick Kinross’un eseri Atatürk’ün yaşamını anlatan en iyi eserdir. Detay için bkz:

Mango, A., “Türkiye’nin Yeni Rolü”, 1. Baskı (Ankara: Ümit Yayıncılık, 1995), 163). Mango’nun 1995’te bu kitabı yayınlandığı zaman, kendi yazdığı Atatürk adlı eseri daha yazılmamıştı, yayına ilk olarak 1999’da çıktı.)

Kolektif, “Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Muhafazakârlık (Cilt 5)”, 4. Baskı (İstanbul: İletişim Yayınları, 2009), 136-138.

Lewis, B., “Hata Neredeydi?”, 3. Baskı (İstanbul: Kronik Kitap, 2020), 84.

(Lewis-İnalcık dostluğuna 29 Ekim yazımızda değineceğiz, şimdilik bilmemiz gereken şey Lewis’in bir 19 Mayıs günü 2018’de vefat ettiğidir.)

Mango, A., “The Biography of the Founder of Modern Turkey”, (Londra: John Murray, 2005), 36-37.

Méchin, B., “Mustafa Kemal”, 3. Baskı (Ankara: Bilgi Yayınları, 1999), 222.

Özdemir, F., “Bir Dahinin Hürriyet Aşkı”, 2. Baskı (İstanbul: Hürriyet Kitap, 2016), 9(Numaralandırılmamış Sayfa), 22, 185 ve 353(Numaralandırılmamış Sayfa).

Sanders, L.V., “Türkiye’de Beş Yıl”, 7. Baskı (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019), 96 ve 121.

Şapolyo, E.B., “Mustafa Kemal Atatürk”, 1. Baskı (İstanbul: Kopernik Kitap, 2018), 462.

Tezer, Ş., “Atatürk’ün Hatıra Defteri”, 7. Baskı (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2019), 31 ve 143.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu