Edebiyat

Deneme mi? Yanılma mı?

Biz hayatı yaşarken mi yanılıyorduk yoksa hayatı gerçekten yaşayanlar mı deniyordu bizi?

Sahi… Gerçekten derken, neydi peki gerçek dediğimiz bu şey? Gerçek, gerçek bir olgu muydu…?

Gerçek, insanın hayata devam edebilmesinin tek yolu muydu…?

Gerçek, çocukların sözlerinde miydi…? Kimsesiz çocuklar bu gerçeğin ta kendisi olabilir miydi?

Benim hayaller dilendiğim gök, başkalarının el ele tutuşup kendine bakılmasına şahit olarak gülümser gibiyken, dünyada bir yerlerde günahsız çocukların aynı gökyüzüne bakma hakları ve hatta yaşamları ellerinden “acımasızca” alınmıyor muydu?

Bilmiyor muyduk ölümün, birilerinin bizi sevmesini ve gitmemizi istememesini önemsemediğini? Ölüm, sadece alıyordu, ta ki elimizde hiçbir şey kalmayana denk… Peki insanlığımızı da bedenimizden söküp alabilir miydi?

İnsan denen mahluk, kötülük yapma konusunda sonsuz bir yaratıcılığa sahip olabilir miydi? Asla ölmeyecekmiş gibi hırs içinde yaşamaktansa yarın ölecekmiş gibi merhametli yaşamayı tercih etmekten bizleri alıkoyan neydi? Medeniyet dediğimiz tek dişi kalmış canavar, neden bu insafsızlığa sesini çıkar(a)mıyordu? Oysa uygarlık, insana insanca saygı göstermek anlamına gelmiyor muydu?

Ne diyordu rahmetli Cüceloğlu: “Makam, mevki, rütbe, ünvan; bunların hepsi cekettir. Ceketi asar bir yere gideriz. Arkamızda sadece insanlığımız kalır ve öldüğümüzde sadece çıplaklığımızı götürebiliriz bu dünyadan.” Hayaller Silsilesi‘nde de değindiğimiz Freund Hein, neyi almamıza izin verebilirdi ki?

“Nitekim bilinmeli ki bir gün herkes bir yerlerden ayrılacak; kimisi ailesinden, kimisi okulundan, memleketinden, arkadaşlarından, işinden, bir sevdiğinden veya sevdiklerinden ve en nihayetinde bir gün dünyadan. Sizler, ayrıldığınız her yere daha önce görülmemiş güzellikler bırakmaya çalışın.” (Burada)

Benliğinizdeki vicdan hüküm verdi ise şayet; şahısların, sistemlerin, hükümlerin ve daha birçok başka etkenin sizi rahatlatmak için söylediklerinin hiçbir ama hiçbir önemi yoktur. Nitekim o noktaya varıldığında, her şey bitmiş demektir.

Sonun başlangıcıyla birlikte günler, aylar ve yıllar birer birer geçip ömür tükenirken karanlığa selam mı durmalıydık yoksa karanlığımızı kitaplarla aydınlatmalı mıydık?

Kitaplar neden bu kadar önemliydi bizler için? Dünyanın sahteliğinden mi uzaklaştırıyorlardı yoksa kendi sahteliklerinin içine mi çekiyorlardı? Belki de bize sırdaş oldukları için kitapları sevmiş olabilir miydik?

Jorge Luis Borges’in dediği gibi: “İnsanoğlu çok şey yarattı; ama şüphesiz en şaşırtıcısı kitaptır. Diğerleri bedenin bir uzantısı olmaktan öteye gidemez. Mikroskop ve teleskop gözün, telefon sesin, saban ve kılıç kolun uzantısıdır. Ancak kitap bambaşka! O; belleğin ve hayal gücünün uzantısıdır.” Kitaplıklar ise bizler için kocaman ve kaybolası bir labirenttir, tıpkı hayat gibi uçsuz ve bucaksız…

Sanıyorlar mı ki kitaplarımızı elimizden alabilecekler? Peki ya hayallerimizi?

Gökyüzünden beni görebiliyor musun? Toprağın altından beni duyabiliyor musun? Bilmiyorum…

İnanıyorum ki bir şekilde beni hissediyorsun, kendime bile itiraf etmekten kaçındığım gerçeği artık sana itiraf ediyorum. Sen haklıydın, ben değişmiştim. Tıpkı sana verdiğim söz gibi… Ama bilmeni isterim ki bir gün ağzımdan tek kelimelik bir cümle dökülecek: “KAZANDIM!” İşte bu zafer, benim ne ilk ne de son zaferim olacak!

O güne dek sadece bekleyeceğim, o büyük günü büyük bir keyifle bekleyeceğim.

Bekleyeceğim; çünkü daha iyisi olacağına inanabilirsem, beklemek adeta hiçbir şeydir. (Burada)

Sana ant olsun…

Dipnot: Kaynakçadan yapılan alıntılar hariç olmak üzere bu yazı, soğuk bir Kasım 2020 gecesi 02.00-04.00 arasında vatanî görevi esnasında nöbet tutan bir asker tarafından -birkaç ekleme/düzeltme yapılarak- kaleme alınmıştır. Öyle denilebilir ki askerlik, insanların kendi düşüncelerinin olgunlaşmasına da katkı sağlayabiliyormuş.

Dipnot 2: Kapak fotoğrafı yazar tarafından 08.06.2022 22.02’de Antalya’da çekilmiştir.

Oldukça uzun bir aradan sonra sizlerle olmak dergimiz adına çok keyifliydi, lütfen sizler de kendinizi özletmeyin ve dergimizi takip etmekten geri kalmayın. Bugün 19 Mayıs yazımızın sonlarında özgürlüğümüzü elimizden alan ve gözle görülmeyen diye bahsettiğimiz virüsün etkileri günden güne azalmakta. Bizler için güzel günler dünden çok daha yakın. En kısa zamanda daha iyi bir insanlığa yelken açacağımız merhametli günlerde görüşmek dileğiyle…

KAYNAKÇA

Araz, N., “Mustafa Kemal’in Ankarası”, 1. Basım (İstanbul: Dünya Basınevi, 2017), 46.

(@demetrius of magnesia/Ekşi Sözlük yazarı, 23.03.2014, 21.19)

Eco, U., “Gülün Adı”, 48. Baskı (İstanbul: Can Sanat Yayınları, 2019), 230.

Hendrick, G., Pekkanen, S., “Aramızdaki Kadın”, 1. Baskı (İstanbul: Doğan Kitap, 2018), 440.

(@ikincisatir/Twitter kullanıcısı, 13.03.2020, 21.55)

Loti, P., “Can Çekişen Türkiye”, 1. Baskı (İstanbul: Karakarga Yayınları, 2019), 52.

Revis, B., “Dünyanın Gölgesi”, (İstanbul: Olimpos Yayınları, 2019), 325.

Ümit, A., “Kayıp Tanrılar Ülkesi”, 2. Baskı (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2021), 25.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu