Kitap

Sessizlik Yemini/ Bölüm-2

Agah bu düşünceler içinde yürürken kampüsten çıkmış hatta yolun dörtte birini bitirmişti. Agah ayaklarının ağrımaya başladığının farkına vardı. Ayaklarının ağrıması normaldi çünkü ince tabanlı, hiçte ortopedik olmayan bir ayakkabı giyiyordu. “Acaba bir dolmuşa mı binsem?” dediği sırada önünden, evine giden 4 numaralı dolmuş geçti. Eğer dolmuşa binmek istiyorsa en az 15 dakika beklemek zorundaydı -ki Agahın hayatında en çok nefret ettiği şey beklemektir- dolmuşa binmekten vazgeçti. “Binsem ne olacak ki zaten? Eve gidip ne yapacağım? işyerine gidecek tadım da yok. Güneşin batışını izlemeye de gidemem, daha saat sabah sekiz.” Zaten Agahın genellikle yaptığı şeyler bunlardır; evden okula, okuldan işe, arada sırada da kaleye, güneşin batışını izlemeye giderdi. Kafasına esti, birden karar verdi: Eğer açıksa Tarihi konaklara gidecekti, uzun zamandır gitmiyordu. Zaten hepimiz böyle yaşamıyor muyuz hayatı? İşten, okuldan, aileden zaman kalmıyor bu yüzden de hafta sonu tatillerini dört gözle bekliyoruz, yatıp uyuyabilmek için, onda da özel sektörde çalışırsan veya memursan böyle bir avantajın var. Ama elbette bu bizim elimizde değil, ülke şartları bunu gerektiriyor. Amin Maalouf  Doğu’dan Uzakta adlı eserinde şöyle diyor; “Önce ülken sana karşı belli taahhütleri yerine getirecek. Orada tüm haklara sahip bir yurttaş olarak görüleceksin, baskıya, ayrımcılığa, hak etmediğin mahrumiyetlere maruz kalmayacaksın. Ülken ve yöneticileri sana bunları sağlamak zorunda yoksa sen de onlara hiçbir şey borçlu olamazsın. Ne toprağa bağlılık, ne bayrağa saygı. Başın dik yaşayabildiğin ülkeye her şeyini verirsin, her şeyi, hatta hayatını bile feda edersin; ama başın yerde yaşamak zorunda kaldığın ülkeye hiçbir şey vermezsin. İster doğduğun ülke, ister seni kabul eden ülke söz konusu olsun. Yüce gönüllülük yüce gönüllülüğü, umursamazlık umursamazlığı ve aşağılama da aşağılamayı doğurur. Özgür varlıkların anayasası böyledir ve ben başka bir anayasa tanımıyorum.” Amin Maalouf bu sözünde oldukça haklı lakin Türk halkında bana kalırsa bu durum çok yanlış anlaşılıyor. Yani genellikle yaşadığımız toplumda bir şeyleri sorgulamadan yapmamız gerekiyormuş gibi davranılıyor. Eğer hayır, bu yanlış böyle olmaz, doğru değil derseniz hemen “Vatan Haini” damgası yemeniz mümkün veyahut karşınıza hemen sizi kısıtlayan, sizi yargılayan kişiler, şahıslar, kurumlar çıkıveriyor. Öyle ki sanki tek bir doğru varmış gibi. Bunu ne kadar inkar edersek edelim her şey göz önünde. Bir sabah kalktığınızda bir bakmışsınız sosyal medya hesabınızdan sizin istemediğiniz şeyler paylaşılmış. Ne kadar korkunç bir durum! Sizin hesabınıza girip, sizden habersiz paylaşım yapabilen kişiler, her türlü şekilde özel hayatınızı gözetleyebilir. Bu ne kadar korkunç bir durumdur. Agâh bu gibi düşüncelere dalmışken bir korna sesiyle irkildi. Arkasına dönüp baktığında Elif camı açmış ona sesleniyordu.

-Agâh, hadi gel götüreyim seni nereye gideceksen.

Agâh ilk başta ters ters bakıp, bu kız neden benimle bu kadar ilgileniyor, diye düşündü ve niyetinde pekte arabaya binmek yoktu ama Elif’in arabasının arkasında oluşan sırayı görünce hemen arabaya atladı. Arabaya binmişti çünkü sağlam bir küfür yemek istemiyordu, sinirleri halen yatışmamıştı zaten, bir de başka bela istemiyordu başına. Elif arabayı sürmeye başladı, müziğin sesini kıstı. Agâh bu hareketten hemen onunla konuşmak istediğini anladı. İçinden, keşke binmeseydim, diye geçirdi. Bu durumda yapabilecek tek bir şey vardı, her zaman oynadığı oyunu oynamak. Kimseyle iletişim kurmak istemediği ama buna mecbur olduğu anlarda hep bunu yapardı Agâh. Birisi ona bir şey sorar, bir şey söyler, o da kendi içinden cevap verirdi, konuşurdu ama sadece kendi içinden konuşurdu.

-Ee nereye gidiyoruz?

Nereye gidiyoruz deyince Agâh bir irkildi “Ne yani? Şimdi bu da mı benimle gelecek?” diye düşündü. Çünkü Agâh lise ikiden beri tek başına olmaya alışmıştı. O zamandan beri her şeyi tek başına yapıyordu, tek başına yaşıyordu, tek başına var olmaya çalışıyordu. Agâh o gün yaşadığı şeyi arkasında bırakabilseydi belki bugün böyle olmazdı. “Keşke yaşadığım her şeyi arkamda bıraksam. Keşke dünüm sadece dünümde kalsa. Keşke geçmiş sırtımdaki bir yük olmaktan çıkıp sadece ‘geçmiş olsa’ ama geçmiyor ve geçecek gibi de değil” diye düşündü. Öyle ki bu durum onu bu hale sokmuştu ve bu halde onu bir hiç olmaya zorlamıştı. Liseden mezun olduğu günü hatırladı. O boş bakan gözleri, hayret içindeki yüzleri. O kadar korkunç bir manzaraydı ki, aklından hiç çıkmıyordu. Agâh o gün anlamıştı, eğer hayata karşı hiçbir şey yapmadan yaşarsa bir hiçlik olacağını. Neydi peki onu bu denli üzen şey. Lise ikide yaşadığı acı verici olaydan sonra sustu Agâh. Gencecik yaşında hayata yenilgiyi kabullendi, gencecik yaşında eylemsiz kalırsa üzülmeyeceğini anladı, o da öyle yaptı. Her konuda mükemmel bir şekilde eylemsiz kaldı ama sonucunun bu olacağını hiç tahmin etmemişti. Koca bir hiç olmak! Agâh susmadan önce annesinin içine aşıladığı umutla çok coşkulu, sevecen, sıcakkanlı, pozitif, rengarenk bir insan olarak yaşıyordu. Herkese kendini sevdirmişti. Öğretmenlerine, sınıf arkadaşlarına, idareye… Okuldaki herkes severdi onu, sonra sustu. Tekrar konuşacağını bilmeden sustu. Agâh başarılı bir öğrenciydi, sustuktan sonra da öyle oldu. Okuldan birincilikle mezun oldu. Öğretmenler hariç, herkes bu yüzden şok olmuştu. Okullarının birincilikle okulu bitirenlerin ismini bir kütüğe çakmak gibi bir gelenekleri vardı. Agah kürsüye çıktı, başı dik bir şekilde ismini kütüğe çaktı ve herkese bir göz attı. O gün sadece bir hiç olduğunu değil, eğer varlığını insanlara hissettirmeye çalışmazsa onların umurlarında bile olmadığını anlamıştı. O gün “Nasıl oldu da bunca sene, ben selam vermezsem bana selam bile vermeyecek insanlarla muhatap oldum? Nasıl ben yanlarına gitmezsem, adımı bile hatırlamayacak insanlarla ilişki kurdum?” diye düşünmüştü. Elifin sesiyle irkildi;

-Nereye gidiyoruz söylemeyecek misin?

Agah oyuna başlamanın sırası geldiğini düşünüp içinden cevap verdi:

‘Hürrem Dayı evine.’

Bir süre sessizlik oluştu, ikisi de konuşmadı. Sessizliğin ardından Elif lafa girdi;

-Arkandan bağırdım duymadın mı? Telefon numaranı istemiştim. Kampüsü hiç bilmiyorum, geçen sene kayıt olmaya bir kere gelmiştim doğrusu ama o zaman da baya aramıştım öğrenci işlerini.

Agah oyuna devam etti;

‘Ne salaksın sen ya, tabela var, harita var baksana, kör müsün?’

-Tabelalara baktım ama hiçbir şey anlamadım.

‘Belli oluyor zaten salak bir tipin vardı.’

-Bir şey sormak istiyorum ama çekiniyorum açıkçası. Bir rahatsızlığınız mı var?

‘Sana ne ya! Ne sünepe şey çıktın sen.’

Agah soruyu duyduktan sonra yüzünü asmaya başladı. Elif bunu görünce biraz pişman oldu.

-Kusura bakmayın, kabalık etmek değildi amacım, sadece merak ettim. Çarşıya geldik, siz nerede ineceksiniz? Orada bırakayım sizi.

Agah eliyle dur işareti yaptı. Elif durdu. Agah inmek üzereyken sordu:

-Hangi Bölümde okuyorsunuz? Bana bir yardımcı olsanız hiçbir yeri bilmiyorum kampüste.

Agah içinden, “Ben de bilmiyordum zamanında, ben nasıl bulduysam, alıştıysam öyle bul, alış. Beni bağlamaz” diye düşündü. Arabadan İndi, kapıyı kapattı ve gitti. Agahın gidişinin üstüne Elif, “İnsan biraz minnet eyler, yardımcı olur. Bu ne biçim insan böyle, hırçın ve acımasız.” diye düşündü. Sahi, öyle mi olmalıydı? İşte insan denen varlığın ne kadar adi olduğunu gösteren bir işaret daha: Karşılık bekleyerek yardım etmek. Ne yani birisine yardım edince bize kul köle mi olmalı ya da minnet mi eylemeli? Ne kadar kaba bir düşünce bu böyle denilebilir ama öyle mi gerçekten? Bir düşünsenize; Birisi size yardım ediyor ve bunun üstüne size borçlu olduğunu hissettiriyor, bunu ima ediyor. Bu doğru bir şey midir? Yani ben şunu bunu bilmem. Yardım eden kişi ona borçlu hissetmemi istiyorsa yardım etmesin. Ben bugüne kadar her şeyi atlattım, elbette her zaman tek başıma değildim ama istisnalar kaideyi bozmaz. Agah çantasını sırtına attı ve ara sokaklardan birine girdi hemen, yolu hatırlamaya çalışıyordu. Yolu buldu ve yürümeye başladı kısa süre zarfında da eve mekana gelmişti. Bahçe kapısı açıktı, bahçeden içeriye girdi ama evin kapısı açık değildi.

-Hay s*keyim böyle işi ya! Ne yapacağım? Hiçbir yere gidecek tadım yok. Eve gideyim de uyuyayım hiç değilse.

Agah ara sokaktan çıktı eski belediye iş hanına doğru yürümeye başladı. Oradan binerdi genellikle. Yolda yürürken ettiği kavga geldi aklına. Keşke onu oracıkta boğsaydım, diye düşündü. Geçen senelerde bir film çıkmıştı, üç aptal mıydı, üç salak mıydı, öyle bir şeydi ismi. Sinemaya gidip izlemiştim, bir cümle geçiyordu içinde baya bir dikkate almıştım bu sözü. Şöyle diyordu: Yarından bu kadar korku duyarsan bugünü nasıl yaşarsın? Epey bir sarmıştı bu söz o gün beni. Kendi kendime sormuştum: Yarından korkuyor muyum? Yo, hayır, yarından korkmuyorum ama yarına dair bir umudum da yok. Yıllardır istediğim, Tanrıdan rica ettiğim, dua ettiğim, yalvardığım o mucizenin, o güzel şeyin artık yarın geleceğine inanmıyorum. Sanırım bu durum biraz da inançla alakalı. Ya ben tam inanmıyorum ya da yüce Tanrı beni bütün bu kötülükler arasında kirlenmiş görüyor. Kötü yanı da o ya. Ben hala temiz miyim yoksa benim de ruhum kirlendi mi hiç bilmiyorum. Agah durağa geldi. Durağın önünde bir elektrik kutusu vardı, onu üstüne oturdu dolmuşu beklemeye başladı. Dolmuşu beklerken etrafı seyretmeye koyuldu. Vızır vızırdı ortalık. Bu kadar olayın, bu kadar kırgınlığın, bu kadar üzüntünün içinde insanlar nasıl, nasıl olurda bütün hızıyla hayata devam edebiliyorlardı? Nasıl? Elbet bunun bir sırrı olmalıydı. Sonra Agah yoldan geçen birinin yüzüne baktı. Her zaman olduğundan daha da iyi okumaya başladı onların yüzlerini. Bir süre sonra fark etti ki kimse bu kadar kırgınlıkla ve üzüntüyle yaşamıyordu. Belki de hayat dediğimiz şey buydu: En sonunda bütün kırgınlıklarımız ve üzüntülerimizle yok olup gitmek. Agahın içini bir anda bir korku sardı: Ya ben de bu kırgınlık ve üzüntülerle yok olup gidersem! Zaten bende fazlasıyla var bunlardan. Ne yaparım bu kadar şeyi öbür dünyada? Keşke insan dertlerini aklında ya da kalbinde taşısa da sadece ruhuna ulaşmasa. Dertlerimiz ruhumuza ulaşınca kabirde kalmıyorlar zira. İnsan bu kadar yükle nasıl yaşayabilir. Ah Tanrım! Bunalıyorum bu dünyadan, hem de her zerremle. Artık güzel bir şeyler olsun istiyorum. Buna fazlasıyla ihtiyacım var. Bu güzel şeyi kendimde arayamam çünkü ben de kendimden çok izler var, yaralar var. Ruhumu, kalbimi ve aklımı kaplayan yaralar ama şükürler olsun ki insanın unutma yetisi var. Gerçi her şeyi unutuyor muyum bilmiyorum? Daha çok hatırlıyor gibiyim. Kötü anılarımı. İnsan kötü anılarını daha kolay hatırlar çünkü canınızı yakan şeyleri unutmak daha zordur zira iz bırakır sizde. Bu böyledir her zaman inkar edilemez. Mutlu anlar sadece o anlarda kalır. Yani mutluluğun kötü anlardan çabuk unutulmasının nedeni budur: Anda yaşamak. Uzaktan dolmuşun geldiğini gören Agah elektrik kutusunun üstünden indi, dolmuş gelince de dolmuşa bindi. Dolmuşa bindiğinde fark etti ki üniversiteye gittiği dolmuşa binmişti tekrar çünkü şoförü hatırlamıştı. Tekrar bir öğrenci parası verip oturacak yer aradı ama bulamadı. Umursamadı. Şoförü görünce hafif bir melankoli haline geldi Agah. Eve gidip bir önce uyumak hissi geldi.

 

Her halükarda ne olursa olsun Agahın bu hali insanı şaşırtıyor. Çünkü insanlardan bu denli izole olmasına rağmen ve hayata karşı mükemmel bir şekilde eylemsiz olmasına rağmen yine evine hüzünlü bir şekilde dönüyordu. Aslında bunu anlamak biraz zor. Yani bir düşünsenize; hayata karşı hiçbir eyleminiz yok, yarına uyanamama endişeniz yok, hiçbir şeye ölesiye bağlı değilsiniz ve tek amacınız yalnız ve rahat bırakılmak. Yani insanlara bir şey yapmıyorsunuz, onlarla dalga geçmiyorsunuz, kalplerini kırmıyorsunuz hatta isimlerini bile bilmiyorsunuz ama onlar sizinle uğraşacak bir şeyler buluyorlar mutlaka. Bu hiç adil değil. Yani bu böyledir. Susarsan dilsiz derler çok konuşursan geveze derler, çok seversen enayi derler, çok güvenirsen aptal derler… Yani bu böyle sürer gider ama kimse susarsan derdinden sustu demez, çok konuşursan anlatmaya çalıştığı bir şey var demez, çok seversen saf yürekliymiş demez, çok güvenirsen güvenmek istiyor demez. Bu hep böyledir ve böyle de olacaktır çünkü insan dünya üzerindeki her şey için en kötü, en iğrenç parazittir. Bu anlaması hem zor hem de üzücü bir durum Agah için ama yine de onu ayakta tutan şey umursamazlığı aynı zamanda dipsiz pis bir kuyuya benzettiği içini durmadan dolduran şey de bu.

Agah eve geldiğinin farkına vardı, bir an önce evine gidip uyumak istiyordu. Tekrardan kapıya yaklaştı ama bu sefer sessiz kalmadı, eliyle dur işareti yaptı. Dolmuş durunca Agah inerken bu sefer şoförün gözlerinin içine bakarak indi. Şoförün bu sefer gözü korktu, bir şey diyemedi. Agah eve doğru yürümeye başladı. Yürürken ‘Cips mi alsam acaba?’ diye düşündü. Elini cebine attı sadece 5 lirası vardı. Bu parayla yarın üniversiteye anca gider gelirim zaten, diye düşündü. Cips almaktan vazgeçti, sadece yürüdü. Gün boyunca yaptığı ve yapabileceği en şeyin bu olduğunu düşünerek.

Agah o sabah evine yürürken sanki hava daha bir karanlıktı, rüzgar daha bir sert esiyordu ve güneş yüzünü Agaha göstermek istemiyor gibiydi. İçinde bir ürperti vardı. Sanki tanrılar nefretini Agahın üzerine kusmaya hazırlanıyordu. İçinde bir ürperti vardı Agahın, niye böyle ürperdiğini anlayamamış olsa da. Mahalleye doğru yaklaştığı sırada sabah kavga ettiği çocuğu gördüğünü sandı. Hayır, hayır bu oydu. Bir an durdu ve onu izlemeye koyuldu. Mahalleyi turluyordu, uzaktan onu takip etmeye başladı, belli ki onu bekliyordu. evinin yakınlarına geldiğinde serserinin arkadaşlarını da gördü. Apartman kapısını açmaya çalışıyorlardı. Agahın kafasında şimşekler çaktı.

-Nerden buldu bunlar benim evimi? Onlardan korkmuyorum ama evime girdiklerinde eşyalarımı çalabilirler. Müdahale etmeliyim.

 

Öyle birden aralarına atlarsa hem kaçabilirlerdi hem de hepsine birden bir ders veremezdi.

Kapıyı açabileceklerini sanmıyordu çünkü daha önce apartmana üç defa hırsız girdiği için son model bir kilit taktırılmıştı. Agah kafasından ufak bir plan yaptı ve “Nereden bela oldu bunlar benim başıma?” diye düşündü. Apartmanda yaşlı bir teyze vardı, Agahı çok severdi, Agah da ona her zaman yardım ederdi. Kapıyı açamadığında onu arardı o da kapıyı açardı. Telefonunu cebinden çıkardı ve yaşlı teyzeyi aradı:

-Efendim yavrum, kapıyı mı açamadın?  Dur açıyorum. Ben de diyordum kim bu aşağıda kapıyla uğraşan. Açtım gel hadi. Dedi ve telefonu kapattı.

Serseri ve arkadaşları ne olduğunu anlamadı. Kapının açılması üzerine serseri bir keyif sigarası yaktı ve “Şimdi ayvayı yedin Agah” dedi. Ama halbuki ayvayı yiyen kendisi ve arkadaşlarıydı. Agah koşarak kapıya doğru gitti. Hemen kapıyı açtı ve içeri girdi. Serseri ve arkadaşları henüz evine çıkmamıştı. Merdiven boşluğundan sesleri geliyordu:

-Ee ne yapacağız?

-Ne yapacağızı var mı ulan salak! İçeri gireceğiz, ateşe verip kaçacağız.

-Neyle yakacağız akıl küpü?

-Oğlum birinizde gaz falan getiremedi mi? Ne konuştuk sizinle telefonda? Yemin ediyorum bir avuç malsınız!

-Kendin getirseydin o zaman amına kodumun puştu. Şimdi yakalanırsak görürüm ben seni. Hem nasıl gireceğiz eve? Hadi apartman kapısı şans eseri açıldı da girdik, eve nasıl gireceğiz?

-Kapıyı kırarız ne olacak ben o heriften intikamımı ne olursa olsun alıcam.

Agah merdiven başına oturmuş onları dinliyordu. Serseri ve arkadaşları merdivenden çıkacakları sıra Agahı gördüler. Hepsi dondu kaldı. Agah ayağa kalktı ve ceketini çıkardı. Yavaş yavaş aşağıya doğru merdivenlerden inmeye başladı. Serseri:

-Gel bakalım, gel. Geleceğin varsa göreceğin de var.

Agah serserinin kendine doğru geldiğini görünce merdivenden aşağı onun üstüne doğru atladı. Karanlıkta ne olduğu anlaşılmıyordu ama serserinin arkadaşları ürkmüştü ve bir kenara çekilmişlerdi. Karanlığın içinden serseri ne bakıyorsunuz ulan gelsenize, diye bağırdı. Hemen biri telefonunu çıkardı ve fenerini açtı. Agah serserinin üstündeydi ve boğazını sıkıyordu hemen Agaha yapıştılar ve serserinin üstünden aldılar. Bu sefer avantaj serseriye geçmişti. Hemen ayağa kalktı ve bir yumruk attı Agaha. Agahı serserinin arkadaşları tutuyordu. Serseri söze girdi:

-Bunun da bedelini ödeyeceksin Agah yanına kalacağını sanma. Arayın şunun üstünü de anahtarını alın.

Serserinin arkadaşları Agahın üstünü aramaya başladı o sırada da serseri bir sigara daha yaktı.

-Ne biçim apartman lan burası? O kadar ses oldu biri de çıkıp bakmıyor.

-Ne yani çıkıp baksalar daha mı iyi?

+Onu mu diyorum ben. Yüreklisin Agah. Hem de 5 kişinin arasına dalacak kadar. Helal olsun doğrusu, ağzımı yüzümü de dağıttın. Boğazım hala acıyor ama sen de bunun bedelini ödeyeceksin.

-Al anahtarı.

Serseri anahtarı aldı, sigarayı ağzından çıkarıp bir baktı ve “Ödeyeceksin!” diye bağırdı. Sigarayı Agahın tam alnına bastı. Agah gözünü bile kırpmadı.

-Bak sen, sinirlendin mi sen? 3 kişi seni tutarken ne yapabilirsin ki?

Serseri cebinden küçük bir çakı çıkardı.

-Ne yapıyosun lan? Adamı mı keseceksin? Başımıza bela almayalım. Bir rahat dur.

+Bir sus la, bir sus a***a koyayım. Bir uyarı çiziği atıcam sadece. Hem adam mı la bu? Amına kodumun p*çi.

-Dur o zaman dur ağzını kapatalım da ses çıkarmasın.

+Gerek yok.

Agah tekrar serserinin Annesine küfür ettiğini duyunca kendinden geçti. Onu tutanları tek hamlede savurdu. Önce serseriye bir yumruk vurdu sonra da arkadaşlarına döndü ama serserinin arkadaşları kaçıyordu hem de arkalarına bile bakmadan.

-Agah yaklaşma deşerim seni! Gözümü bile kırpmam. Arkamda sağlam, ceza bile almam. Yaklaşma!

Agaha kapıyı açan yaşlı teyze aşağıya inmişti olanları hayret içinde izliyordu.

-Agah aman oğlum gel buraya bırak gitsin, belasını Allahından bulsun, bırak oğlum sana bir şey olmasın.

+Bu mu la anan? Bunağın sözünü dinle istersen.

Agah yaşlı kadının sesini duyunca kafasını o tarafa çevirdi. Bunu fırsat bilen serseri Agahın yüzüne doğru bir hamle yaptı. Agah hemen kolunu siper etti, kolunda derin bir yara açıldı. Eğer kolunu siper etmeseydi gözüne denk gelebilirdi çakı. Agahın dikkati dağıldı. Eliyle açılan yarayı kapatmaya çalışıyordu. Agahın dikkatinin dağıldığını fark eden serseri bunu fırsat bilip çakısını bir kez daha savurdu ama bu sefer Agah serseriyi bileğinden tutup arkasına geçti ve çakıyı boğazına dayadı. Agah kendi kanının kokusunu aldı ve hemen gözü döndü. Serserinin elinden çakıyı tek hamlede aldı ve serseriyi yere yatırdı ardı ardına yumruklar savurmaya başladı. Bu boğuşmanın içinde Yaşlı Kadın Agaha yapmaması için yalvarıyordu. Serseriyle boğuşurken karanlığa doğru sürüklendi Agah. Bir süre sonra ses kesildi ve Agah serseriyi sırtına almıştı. Kolunda da kocaman bir A harfi vardı. Agah serseriyi apartman kapısından dışarı attı. Yere sert bir şekilde düşen serseri çığlık attı. Ayağa kalktı ve etrafına bir baktı. Birçok kişi pencerelerden ikisine bakıyordu. Serserinin yüzü mosmordu ve kolu kanıyordu. Kolundaki yara Agahınki kadar derin değildi ama yine de acıyordu. Yalpalaya yalpalaya koşarak arabasına bindi ve kaçtı. Agah apartmana girdi, ceketini yerden alıp koluna bastırdı. cebinden telefonu çıkarıp fenerini açtı. Anahtarını arıyordu. Hemencecik buldu. Anahtarını ararken fark etti ki her yer kan olmuştu. Buraları temizlemek lazım, diye düşündü ama önce kolunu sarması gerekiyordu. Agah yukarı çıkarken yaşlı kadın konuşmaya başladı:

-Agah özür dilerim oğlum, seni tuttuklarını gördüm ama korktum bir şey diyemedim. Çok özür dilerim yavrum kusuruma bakma. Gel yardım edeyim sana, kolunu saralım.

Yaşlı kadın Agaha yalvaran gözlerle bakıyordu. Agah kadına dönüp gülümsedi ve sarıldı, sırtını sıvazladı. Birlikte yukarı Agahım evine çıktılar. Kadının evi de hemen Agahın karşı dairesindeydi.

-Gel oğlum kolunu saralım sonra merdivenleri temizlerim. Agah kadının dairesine girdi, Kadın Agahın koluna güzelce bir pansuman yaptı. Agahın yaşlı kadının ellerini öpüp kendi dairesine geçti. Hemen bir kova ayarladı ve su doldurdu. Aşağıya indi ve yerleri paspasladı. Alnı hala acıyordu, izinin kalacağı da belliydi ama çokta umurunda değildi sadece eve çıkıp bir an önce uyumak istiyordu. Yaşadığı onca şeyden sonra fiziksel yorgunluktan çok duygusal yorgunluk vardı üstünde. İşini bitirdikten sonra eve çıktı.

Neden bu insanlar hep bana böyle davranıyor? Ben onlara ne yaptım ki? İsimlerini bile bilmiyorum. Bir şeylere karşı eylemsiz kalınca duygusuz olduğumu sanıyorlar galiba ama iyi de sessiz kalmam canımın acımadığı anlamına gelmez.

Agah bu düşünceler arasında kanepede uyuya kaldı. Gerçekten de öyleydi: Agah ona saldıranları tanımıyordu bile. Belki de sabahki alayı dikkate almasa bunlar olmayacaktı.

Agah serserinin kolunu kestiğine pişman olmuştu dövdüğüne de. Karşısındakiler ne kadar vicdansız olsa da Agah vicdanlı bir insandı. Dostoyevski: “İnsan için vicdan özgürlüğü kadar çekici ama o kadar da azap verici bir şey yoktur…” diyordu. Öyleydi gerçekten. Agah pişmanlık ve azap içinde bir insandı.

 

Lütfi Kadir Şanlıtürk

"...Asıl muhim olan ölümden kurtulmak değil haksızlıktan sakınmaktır. Çünkü, kötülük ölümden daha hızlı koşar."

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu