Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde Beklentiler ve Gerçekler

Mevlânâ’nın Mesnevî’si gerçekten zor bir kitap… Kitap Türkçe, ama hiçbir şey anlamıyorsunuz. “Anlıyorum” diyen birinin bu anlatım diline çok hâkim olması ve daha önce defalarca bu yazım tarzını görmüş olması gerekir. Mevlânâ’nın Mesnevî‘si (1260-1267 yılları arası) devrik cümleler içermese de anlam bakımından karmaşık bir yapıya sahip. Mesela herhangi bir cümle, kendi içinde anlamsız gibi gözüküyor. Ancak cümle cümle değil de “kıssadan hisse” tadında olan küçücük hikâyeleri bitirdiğinizde —belki— zor da olsa bir şeyler anlayabilirsiniz. Bu her bir kıssadan hisse sonunda Mevlânâ’nın (1207-1273) anlatmak istediği, bize göstermek istediği şeyler genellikle erdemle, tasavvufla, ahlakla, Allah’la ilgili olan şeylerdir. Ancak bu noktada bazı kısımları anlamakta güçlük çektiğimi belirtmem gerek.
Mesnevî’de asıl anlatılmak istenen ne?
Fakat bu şeyleri ya da konuları veriş biçimi biraz tuhaf kaçıyor. Örnek hikâyeleri okurken açıkçası ne anlamam gerektiğini ya da ne anladığımı bilmiyorum. Size garip gelebilir ama Mesnevî’de anlatılanlar; daha doğrusu sunuluş biçimi, ilk bakışta beni şaşırttı. Bazı bölümler beklemediğim çağrışımlar uyandırdı. Çok az sayfa okumama rağmen (yaklaşık 50 sayfa) bu çıkarımları yaptım. Mesnevî, ne yazık ki günümüzde dinî alanı istismar eden bazı kişileri aklıma getirdi. Genel olarak bu tür çağrışımlara neden oldu. Ancak bunu bu şekilde algılamamın nedenini de dönemindeki olumsuzluklara bağlıyorum.
Mesnevî kelimesinin kökeni
Mesnevî, kelime anlamı olarak, özellikle Arap, Fars ve Osmanlı edebiyatında kendi aralarında uyaklı beyitlerden oluşan ve aruz ölçüsüyle yazılan divan edebiyatı şiir biçimidir. Mevlânâ da eserine doğrudan bu adı vermiştir. Ancak kişisel olarak, şiirsellik yönünden eserde beklediğim etkiyi bulmakta zorlandım.
Mevlânâ’nın en ünlü şiiri
Mesnevî‘deki hikâyelerden şiirsel bir tat alamasam da Mevlânâ‘nın birçok şiiri bulunmaktadır. Aslında bunlara şiir olarak değil de tasavvufi ve öğüt verici olarak bakarsak Mevlânâ‘yı daha iyi anlayacağımızı düşünüyorum.
*Olduğun Gibi Görün*
Güneş gibi ol şefkatte, merhamette.
Gece gibi ol ayıpları örtmekte.
Akarsu gibi ol keremde, cömertlikte.
Ölü gibi ol öfkede, asabiyette.
Toprak gibi ol tevazuda, mahviyette.
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.
Mevlânâ ve Şems’in yol arkadaşlığı
Şems’in Mevlânâ’nın hayatına girdikten sonraki değişimlerini hepimiz biliriz. Mevlânâ’nın ailesi ve arkadaşları ilk başta Şems’i istemezler. Ancak Şems ve Mevlânâ’nın kendi aralarında kurdukları “Hak aşığı” bağıntısı tasavvufta eşi benzeri olmayan bir olguyu bizlere gösterir. Bir insanın hayatına, kimsenin tanımadığı biri girdikten sonra onu “hiç kimsenin” istememesi bazen normaldir. Şems ve Mevlânâ arasındaki yol arkadaşlığı tadındaki bu durumlar insanların ilgisini çekiyor. Rivayete göre 40 gün inzivaya çekilen Mevlânâ ve Şems, zamanlarını manevî yolculuklarda ve sohbetlerde geçirmişlerdir.
En büyük eksisi: Aşırılığı
Nereden bakarsam bakayım; bir çeşit aşırılık söz konusu. Mevlânâ ismi bile “mevla” kökünden gelir; yani bu kelime, “efendi” veya “yüce olan” anlamlarını taşır. Bu noktada, Mevlânâ‘nın kendi istemese de zaman zaman aşırı bir yüceltilme halinde olduğu göze çarpıyor. Bunu Mevlânâ‘nın etrafındaki insanların yaptığı bir durum olarak algılıyorum.
Şiirsellik anlamında Mevlânâ sevilebilir bir karakter. Bazı şiirlerini aşağıda paylaşıyorum:
*Allahım Bu Vuslatı Hicran Etme*
Allahım bu vuslatı hicran etme.
Aşkın sarhoşlarını nalan etme.
Sevgi bahçesini yemyeşil bırak,
Bu mestlere bahçelere kasdetme.
Dalı yaprağı vurma hazan gibi,
Halkını başı dönmüş zelil etme.
Kuşunun yuvasının ağacını
Yıkma da kuşlarını perran etme.
Kumunu ve mumunu karıştırma.
Düşmanları kör et de şadan etme.
Hırsızlar aydınlığın düşmanıdır.
Onların işlerini asan etme.
İkbal kıblesi yalnız bu halkadır.
Umut kabesin öyle viran etme.
Bu çadır iplerini öyle katma.
Çadır senindir ey sultan, etme.
Yok dünyada hicrandan daha acı.
Ne istiyorsan et de onu etme.
*Ey Balçık Dünya*
Seni bildim bileli,
ey balçık dünya,
başıma nice belâlar geldi,
nice mihnet, nice dert.
Seni sırf belâdan ibaret gördüm,
seni sırf mihnetten, dertten ibaret.
İsa’nın yurdu değilsin sen,
yayıldığı yersin eşeklerin.
Nerden tanıdım seni bilmem ki,
nerden parçası oldum bu yerin.
Bana vermedin bir yudum tatlı su,
sofranı yaydın yayalı.
Elimi ayağımı bağladın gitti,
elimin ayağımın farkına varalı.
Bırak da bir ağaç gibi
yerin altından çıkarıp ellerimi
sevgilinin havasıyla sarmaşdolaş olayım,
uzayıp gideyim bâri.
Ey çiçek, dedim çiçeğe,
dedim, bu küçük yaşta sen,
neden ihtiyar oldun bu kadar,
dedim, nasıl oldu bu böyle?
Çocukluktan kurtuldum, dedi çiçek,
sabah rüzgârını tanıyalı,
hep yukarılara doğru çıkar
yukarlardan gelmiş bir ağaç dalı.
Şunu da söyledi çiçek:
Madem aslımı tanıdım,
madem yersizlik âlemi aslım,
artık bana tek bir şey düşecek:
Yücelip aslıma gitmek.
Sus yeter artık,
var git yokluğa haydi,
yoklukla yok ol.
Git, yokluklardan tanı
yokluktan var olanı.
*Bizim Canımıza Gelsin*
Hastalıklar senden uzak olsun, ey canlarımızın rahatı,
ey gören gözümüz,
kem gözler senden uzak olsun!
Bedenin sağlam olsun, ay yüzlü güzel,
gölgen başımızdan eksik olmasın!
Gül bahçesine benzeyen yüzün,
o gönül otlağımız,
ovamızın yeşilliği,
nasılsa hep öyle kalsın,
hep öyle taze, yeşil.
Bizim canımıza gelsin
senin bedenine gelen ağrı.



