EdebiyatHikaye

Altıyı Kırk Beş Geçe

Başıma giren ince bir ağrıyla elimdeki kalemi kitabın üzerine fırlattım. Saate bakmak için masanın ucundaki telefonuma uzandım. Ne? Üç buçuk mu? Beynimin zonklamasının nedeni anlaşıldı. Sorularla uğraşırken saatin nasıl geçtiğini bile fark edememişim. Üzerimde bir yük olan uykuya rağmen uyumamam gerekiyordu çünkü bitirmem gereken bir sürü testim vardı. Telefonumun ekranı kapanınca bir dakikadır boş boş ekrana baktığımı fark ettim. Başımı önümdeki lambaya doğru eğdim ve gözlerimi kocaman açtım. Bu her gece uykumu açmak için yaptığım bir hareketti. Sanırım birkaç dakika ara versem iyi olacak. Telefonumu açtım ve bir yüz efekti uygulamasına girdim. Bunlar yüzümü şekilden şekle sokuyordu. Başta gülmemek için zor tuttum kendimi. Sessizce garip hallere bürünerek fotoğraf ve videolar çektim. Hoşuma gitmişti gerçekten. Bir başka efekt ise beni sanki gerçekten yaşlıymışım gibi gösteriyordu. İstemsizce bir kahkaha attım. Hem komik hem de oldukça korkunç görünüyordum. Ekrana doğru eğilip cildimin yaşlı halini incelemeye başladım. Birden duyduğum ayak sesiyle geri çekildim. Masamdaki lambayı söndürüp yatağa koştum. Hızlı adımlarından gelen kişinin annem olduğunu anladım. Hala ayakta olduğumu görmemeli. Telefonum elimde, yorganımı sıkı sıkıya boğazıma kadar çekmiş yatıyordum. Annem yattığında tekrar kalkacak ve kalan testlerimi bitirecektim.

Yaklaşık bir dakika geçtiğinde hala bekliyordum. 2 dakika, biraz önce kovduğum arsız uyku yeniden geri gelmişti. 3 dakika, dirensem de gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum. 4 dakika, 5, 6, 7, 8…

Ayağa kalktım. Masama gittim ve ışığı açtım. Ayaklarımda garip bir baskı vardı. Yavaşça sandalyeme oturdum. Kalemimi elime aldım. Soruya bakmak için kafamı çevirdiğimde satranç tahtalı soruda bir gariplik fark ettim. Gariplik mi? Hafif kalır ki bu! Resmen kağıttaki satranç taşları bir bir hareketlenip soruda istenen yerlerine ilerliyordu. Ah, bir dakika! Benim çözerken on dakikamı harcadığım problem şimdi kendiliğinden adım adım çözülüyordu. Heyecanla yerimden kalktım. Sanırım biraz korktum da. Hızlı kalkışımın ardından arkamdaki aynaya döndüm ve ciddi anlamda yerimde sıçradım. Bana ne olmuştu böyle? Yüzüm ve ellerim kırışıklık içindeydi. Saçlarım ağarmış, göz altlarım ve yanaklarım sarkmıştı. Kulağıma uğultu şeklinde gelen sesle sağıma, komodinin üzerine baktım. Görüşüm bulanıktı bu yüzden gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Yanına yaklaştım. Önümdeki küçük kırmızı şey, “Heey sana diyorum. Gözlerini aç!” diye bağırıyordu. Anlam veremedim ama görüşümü netleştirmek için kıstığım gözlerimi iyice açmaya çalıştım. Bu sırada bana bağıran ses de yavaşça melodiye dönüşüyordu. Kolumdaki uyuşukluktan doğrulamadım. Telefonum sımsıkı bir şekilde elimdeydi. Sıktığım parmaklarımı gevşettim ve saate bakmak için ekranı açtım. “Altıyı kırk beş geçiyor.”

 

İlgili Makaleler

2 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu