Sessiz Tanık

Gerçek, orada bir yerde… Ama bir tanık susuyor.
1. Bölüm – Kibir
Boran Tural, 28 yaşında, üniversitede gazetecilik okumuş ama bitirdiğinden beri haber yazamamış bir adamdı. Küçük stüdyo dairesinde, duvarlarına iliştirdiği gazete kupürlerini günde birkaç kez gözden geçirirdi. Gazetecilik hayali artık sadece bu solmuş kâğıt parçalarında yaşıyordu. Diploma almıştı, ancak mezuniyetinden bu yana geçen altı yılda hiçbir haber kuruluşu ona şans vermemişti. Boran, sistemdeki karanlık ilişkiler ağı yüzünden mesleğini yapamadığını düşünüyordu.
Akşam olduğunda, her zamanki gibi ekmeğini biraz peynir ve zeytinle geçiştirdi. Çayını demleyip küçük televizyonunu açtı. Haberlerde şiddetli bir olay vardı: Prof. Dr. Halil Zaimoğlu, lüks Bağdat Caddesi‘ndeki evinde boğularak öldürülmüş, alnına “Hubris” (Kibir) yazılmıştı. Saldırgan, evin güvenlik sistemini aşıp, profesörün özel kütüphanesinde bir infaz gerçekleştirmişti.
Boran, yüzünü ekrana yakınlaştırdı; Zaimoğlu‘nu tanıyordu. Daha sekiz yaşındayken annesiyle gittiği ahlak seminerinin konuşmacısıydı. O gün, elindeki not defterine hiçbir şey yazmamıştı. Çünkü hocanın bakışlarında bir soğukluk, sözlerinde ise çürümüş bir ikiyüzlülük hissetmişti. Özellikle seminerden sonra annesinin “Hocam, oğluma bir nasihat eder misiniz?” diye sorduğunda, Zaimoğlu‘nun ona bakış şekli… Doğrusunu söylemek gerekirse o bakışı hiç unutamamıştı.
“Küçüğüm, büyüyünce asla sıradan biri olma,” demişti profesör. “Zekân var, kullan. Aptallara merhamet etme; onlar sadece senin ayak basacağın basamaklardır.”
Yıllar sonra öğrendi ki, Zaimoğlu birçok akademik çalışmayı çalmış, öğrencileri sömürmüş ve bazılarının intihar etmesine sebep olmuş. Bir skandal patlak verdiğinde, siyasi bağlantıları sayesinde hiçbir soruşturma açılmamıştı.
Şimdi Zaimoğlu‘na yapılan, o adaletsizliğe sessiz kalmanın öcünü alıyordu sanki. Bu yüzden Boran hissettiği garip tatmini bastırmaya çalıştı. Sonra da ellerinin titrediğini fark etti.
Buna rağmen o gece, küçük defterine uzun bir yazı yazdı:
“Kibir, kendini ilah sanmanın bedeli. Ne yazık ki adaleti gerçekleştiren yasa değil, isimsiz bir el oldu.”
2. Bölüm – Açgözlülük ve Hırs
Ertesi sabah Boran kahvesini yudumlarken, basın ikinci haberi duyurdu: İnşaat patronu Yılmaz Eser, Beykoz‘daki lüks villa projesinin şantiyesinde cesedi beton kalıbına sıkışmış halde bulunmuştu. Avucuna sahte para dökülmüştü. Üzerinde “Açgözlülük” yazılıydı. Yaş beton, elleri ve ayakları hapsetmişti. Cenaze ekibi cesedi çıkarmakta zorlandı.
Boran, Eser‘in adını duyar duymaz hatırladığı bina faciasını düşündü: Altı yıl önce, stajyer gazeteciyken raporlamak istediği olaydı. Üsküdar‘da yıkılan apartmanda onlarca insan ölmüştü. Sonra da Eser aklanmıştı. Ancak o zaman raporunu yayınlayan olmamıştı. Asıl önemlisi editörü “Elinde kesin kanıt yok, başımızı belaya sokma” demişti. Boran, o günden sonra hiçbir gazeteye kabul edilmedi.
Gün içinde Boran, bilgisayarını açıp bir blog yazısı yayınladı. Bu arada kimlikleri gizli tutarak, “Gerçek adalet nerede?” diye sordu. Bununla beraber yazdığı yazıda, Zaimoğlu ve Eser vakalarının benzerliklerinden, toplumda güç sahibi insanların nasıl cezasız kaldığından bahsetti. Yayınladığı yazı sosyal medyada dalga dalga yayıldı.
“Belki de adalet, tüm kurumlara rağmen değil, onların sessizliğinin ardından gelir,” diye bitirmişti yazısını.
Ancak o gece biri üçüncü cinayeti işledi: Polis, Avukat Nazan Elibol‘un cesedini eski adliye binasının merdivenlerinde buldu. Katili, iskeleti ince bir teraziye oturtmuş; terazinin bir kefesine “Hırs” yazmış, diğerine kırık bir kalem yerleştirmişti. İnsanlar, Nazan Elibol’u özellikle çocuk istismarı davalarında yüksek meblağlar karşılığında suçluları savunduğu için tanıyordu. Son davasında, kanıtlar açık olmasına rağmen bir okul müdürünü aklatmayı başarmıştı.
Yoğun bir migren Boran‘ı uyandırdı. Tam anımsayamadığı rüyasında kendini bir mahkeme salonunda, elinde ağır bir çekiçle hakim kürsüsünde otururken görmüştü. Üç günah, üç kurban… Derin bir ses kulağında fısıldıyordu: “Sırada ne var?”
3. Bölüm – Kıskançlık ve Oburluk
Dördüncü kurban, influencer Cansu Akalın’dı. Lüks yaşamını üç milyon takipçili hesabında paylaşarak insanlara ulaşılmaz bir hayatı pazarlardı. Kendisini yansıttığı filtreli videolarla gençlerde kıskançlık tohumu ekip, onlar arasında düşmanlıklar yaratmıştı. Boran, onun “Benim hayatım olabilirsiniz” sloganını her duyduğunda midesi bulanırdı.
Cansu, Nişantaşı‘ndaki özel stüdyosunda ölü bulundu; aynalara gömülmüş not: “Kıskançlık Senin Aynan.” Bedeni, kendi parfüm markasının şişeleriyle çevrelenmişti. En son takipçilerini “Nasıl benim gibi olunur” başlıklı ücretli bir seminere davet etmişti.
Polis, Cansu‘nun ölümünden birkaç gün önce aldığı tehdit mesajlarını incelediğini açıkladı. Boran, bu cinayetleri analiz eden bir dizi yazı daha kaleme aldı. “Günah Avcısı” başlığıyla yayınladığı yazıları artık binlerce kişi okuyordu. Bu nedenle okurlarından tepki yağdı: Kimisi cinayet serisini lanetliyor, kimisi “Belki de bu ülkede adalet böyle sağlanır” diyordu.
Beşinci cinayette ise Serdar Tangün, gıda şirketi CEO’su, bir soğutucu odada bulunmuştu. Boğazına tıkanan altın kaşık, “Oburluk”un resmiydi. Tangün, insanların açlıktan öldüğü bir dünyada, tonlarca gıdayı “piyasa dengesi” adına imha ettiren bir şirketin başındaydı. Ucuza mal edip pahalıya satan, çiftçiyi ezen bir sistem kurmuştu.
Boran, kendi içindeki boşluğu düşündü: Ne kadar yer kaplıyordu kirli bir dünyanın iştahı? Blogunun altındaki mesajlar, artık durumun basit haber yorumundan öte bir sanata dönüştüğünü söylüyordu. Birisi yazmıştı: “Sen avcının sesini duyuyormuş gibi yazıyorsun.”
O gece Boran defterine yazdı: “Beş kurban, beş günah. İntikam mı, adalet mi? Aramızdaki fark ne?”
4. Bölüm – Şehvet ve Çöküş
Altıncı kurban, saygın imam Saffet Kul oldu. Yıllardır mahallenin en sevilen din adamıydı. Cemaat evinde kendini “manevi rehber” sanan bu adam, gerçek maskesini saklı tutmuş, pek çok genç kıza görevini kötüye kullanarak zarar vermişti. Şikayetler, her seferinde “cemaatin namusuna leke sürülmesin” diyerek örtbas edilmişti.
Cesedi, dua pozisyonunda ama iplerle bağlı bulunmuş; alnına “Şehvetin Gölgesi” yazılmıştı. Yanında, kurbanlarına yazdırdığı ve imzalattığı “rıza belgeleri” vardı. Şimdi onlarca kadın konuşmaya başlıyordu.
Boran, rüyasında çocukluğuna döndü: Bir caminin loş koridorunda bir imamın fısıltıları arasında saklanmıştı. O an anladı ki, toplumun en kutsal yapısı bile yozlaşabilirdi. Uykusuz geceler Boran‘ı yıpratıyordu. Artık gündüzleri de titriyor, sürekli arkasına bakıyor, kendi gölgesinden korkuyordu.
Blog yazılarındaki analiz derinliği, polis dedektiflerini bile şaşırtmaya başlamıştı. Bir gün, eski bir arkadaşı mesaj attı: “Bu cinayetleri çok iyi anlıyorsun Boran, sanki katilin zihninden yazıyorsun.”
O gece aynaya baktığında, karşısında gördüğü yüz kendisine yabancı geldi.
5. Bölüm – Öfke ve Farkındalık
Yedinci ve son kurban, gazeteci Ayda Koç‘tu. Yıllar önce Boran‘ın birlikte staj yaptığı, o zaman Eser‘in bina faciasını suskun kalmaya ikna eden kadındı. “Kariyerini daha başlamadan bitirme,” demişti ona. “Bu ülkede doğruları yazarak para kazanamazsın.”
Şimdi Ayda, büyük bir medya grubunun başındaydı. Her sabah, iktidarın istediği haberleri manşete taşır, muhalif sesleri sustururdu. Kadın parkta, elinde yırtılmış bir gazete sayfasıyla bulunmuştu; arkasına “Öfke” yazılmıştı. Yırtık gazete, Boran‘ın yıllar önce yazmak istediği haberdi.
Boran, cesedi izlerken polis kameralarında bulanık bir aynada kendini gördü: Karanlık bir gölge, onun yüzünü alıyordu. Eve döndüğünde, son ayların gazetelerini tekrar okudu. Tüm cinayetlerin ortak noktasını bulmuştu: Hepsi de bir şekilde onun hayatına dokunmuş, onu sessizliğe itmişti.
Sonra anımsadı. Blogunda not ettiği her ayrıntı, her analiz… Hepsi kâğıda dökülen bir katilin planıydı. Boran, bir tanık değil, faildi. Öfke ve adalet arayışı içinde, kendi adaletini hayata geçirmişti. Defterini çıkardı; sayfalar kanlı kalem darbeleriyle doluydu. Her kurbanın yanında ayrıntılı notlar, takip detayları vardı.
Elleri titreyerek hatırladı: Zaimoğlu’nun boynundaki izi, Eser’in betonunu, Elibol’un terazisini, Cansu’nun kırık aynalarını, Tangün’ün boğazını, Saffet’in iplerini ve son olarak Ayda’nın kan izlerini. Hepsi onun ellerindeydi.
Telefonunu aldı, 155’i aradı.
“Komiser Eray Demir, bu cinayetleri ben işledim,” dedi titreyen bir sesle. “Ama gerçek suç, beni susmaya zorlayan toplumundur.”
Böylelikle insanlar, tutuklandığı gün blogunu rekor sayıda okudu. Devamında belgeselciler onun hakkında belgeseller çekti, yazarlar kitaplar yazdı. Nihayetinde savunmasında tek bir cümle kurdu: “Ben sadece, yazmama izin verilmeyen gerçeği, eylemle gösterdim.”
Caddede bir çocuk annesine fısıldadı: “O kahraman mı?” Anne cevap verdi: “Hayır, susan bir tanık.”
Sorgulama odasında Komiser Demir ona son bir soru sordu: “Neden blog yazıları yazdın? Neden ipucu bıraktın?”
Boran gülümsedi: “Çünkü hiç kimse gerçeği duymak istemedi. Şimdi ise herkes dinliyor.”



