Kitap

Siyah Gökkuşağı // 1. Bölüm

Kalp ritmini gösteren monitöre dikmişti gözlerini. Ekranda geçip giden, sevdiğinin hayatını belirleyen o çizgiler, hiçbir şey ifade etmiyordu onun için, hiçbir şey anlamıyordu. İlk konuştukları gün geldi aklına. Konuştukları her şey bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden. Hiçbir erkeğe söyleyemediği şeyi, onu sevdiğini, söylemişti yüzüne karşı.

“Sen ne düşünüyorsun bilmiyorum ama benim duygularım bu kadar basit değil. İçimde sana karşı olan şey her neyse bu sevgi mi, aşkı mı, hoşlantı mı, bilmiyorum ama… Çok derin, çok derinden hissediyorum.” Gözleri doldu ve ağlamaya başladı.

Başını yoğun bakım odasına bakan camdan çekti. Koridorda sıralanmış sandalyelerden birine oturdu. Başını ellerinin arasına alarak toparlanmaya çalıştı. Koridordan geçen yaşlı bir kadın yanındaki oğluna bakarak “Allah’ım bütün hastası olanlara sabır versin,” diyerek dua etti.

Ne bu hastane özel bir hastaneydi, ne de insanlar özel insanlardı. İnsandı sonuçta… Kalbi kırılınca ağlayan, güzel bir şey olunca gülen; duygulara sahip… Kendi bedenini yöneten, ruhuna sahip çıkan; insan. Ve elbet bir gün ait olduğu yere, öbür dünya dediğimiz yere, gidecek olan insan…

Koridorda ona doğru yaklaşan hızlı adımlarla irkildi. Kim bilir yine hangi hasta can çekişiyordu bedenindeki onu hiç alakadar etmeyen kablolarla birlikte. Kafasını kaldırdığında doktor ve asistanlarının onun odasına girdiğini gördü. Korkuyla oturduğu yerden kalktı ve az önce baktığı yoğun bakım odasının camına koştu. Doktor ve asistanları arasında hararetli bir konuşma vardı. Neler oluyordu öyle!? Saniyeler önce gayet sakin bir şekilde karşısında yatan sevdiği şimdi hayatla cebelleşiyordu ve onun elinden hiçbir şey gelmiyordu. Oysa ki saniyeler önce göğsü, büyük bir huzurla inip kalkıyordu alıp verdiği nefeslerle. Her şey normal görünüyordu, olması gerektiği gibi… Ama şimdi öyle miydi?

Asistanlardan biri panjurları indirerek içerisinin görünmemesini sağladı. Panjurların rengi beyaz mıydı, krem miydi ayırt edememişti. Ama bunun üstünde kafa yoracak halde de değildi. Onunla arasına giren cama birde bu eklenmişti. Gözyaşları masum, iyilik dolu gözlerinden akmaya devam etti. O, bütün bu acıları yaşamayı hak edecek ne yapmıştı ki?

Çok güçsüzdü ve bu güçsüzlükle dizlerinin üstüne düşerek ağlamaya devam etti. Gözyaşlarına şimdi de kesik hıçkırıkları eklenmişti. Yine koridordan geçen bir kadın ona yardım etmek istedi. Ama kimse yardım edemezdi ona. Kimse yüreğindeki acıyı dindiremezdi.

Olanlardan habersiz, merdivenleri sakince çıkan Elif son basamağa ayağı gidince kafasını kaldırıp ileri doğru baktı. Arkadaşını o halde görünce büyük bir hızla yanına gitti.

“Cemre?”

Ağlamaktan cevap verememişti Cemre. Elif yoğun bakım odasına doğru baktı. Panjurların kapatıldığını görünce daha da endişelenmişti. Cemre konuşmak için kendini zorladı. Sonunda dudaklarından dökülen tek kelime onun ismi olmuştu.

“Metehan…” Söylediği şey daha çok ağlamasına sebep olmuştu. Bu durum karşısında Elif’in elinden de bir şey gelmiyordu. ‘Ağlama’ diyemiyordu. Çünkü o ne derse desin Cemre onu dinlemeyecekti. Dinlemesini de beklemiyordu zaten. Kim kalbine söz geçirebilirdi ki?

Elif, önce Cemre’nin kalkmasına yardım etti. Onun az önce oturduğu sandalyeye tekrar oturmasını izledi. Birkaç dakika sonra doktor, yoğun bakım odasının açılan kapısından çıktı. Cemre iyi bir şeyler duymak umuduyla doktora yaklaştı.

“O… Nasıl?”

“Şu an için endişelenecek bir şey yok. Hasta ağır bir kaza atlattı ve az önce olduğu gibi yaşanan ritim bozuklukları gayet normal.”

Cemre daha fazla dinlemek istemedi. Bu iyi miydi, kötü müydü bilmiyordu. Az önce oturduğu sandalyeye tekrar oturdu. Bu sırada Metehan’ın annesi Zümra Hanım da gelmişti ve o da doktoru büyük bir dikkatle dinliyordu. Doktorun sözleri bittiğinde Zümra Hanım konuştu:

“Yanına girme şansımız var mı doktor bey?” Bu cümle Cemre’nin dikkatini çekmişti ama yerinden kıpırdamadı bile.

“Sadece bir kişi ve en fazla beş dakika,” dedi doktor.

Zümra Hanım hiç tereddüt etmeden Cemre’nin yanına oturdu ve elini omzuna koydu. “Hadi git ve ona çabuk iyileşmesini söyle.”

Cemre şaşırmıştı. İtiraz edemedi. Oturduğu yerden kalktığında Zümra Hanım’ın gözlerine bakarak ne kadar minnet duyduğunu gösterdi. Ardından görevli asistanı takip etti. Asistan onu küçük, bir sürü malzemenin bulunduğu bir odaya götürerek hijyen için üretilmiş kıyafetleri giymesini sağladı.

Yoğun bakım odasına girdiğinde işittiği tek ses yine o monitörün sesiydi. Ne bekliyordu ki? Metehan kalkıp ona ‘Hoş geldin,’ diyecek değildi sonuçta.

Onun uyanmasını, iyileşip okula geri dönmesini ve onu görünce gülümseyip kaçmasını tekrardan izleyebilmek istiyordu. Şimdiden özlemişti bile o onları. Metehan trafik kazası geçireli şunun şurasında iki-üç saat olmuştu. Daha bugün sapa sağlamdı… Yine koridorda karşılaştıklarında her zamanki gibi kaçmaya başlamıştı. Neden kaçtığını hiç anlamamıştı. Cemre hayalet falan değil veya onu yemeyecekti.

Yavaşça Metehan’a yaklaştı ve elini tuttu.  O belki hiç bilmeyecekti bunu, ama Cemre hiç unutmayacaktı, unutamazdı. “Ben geldim Metehan. Hadi aç gözlerini. Bu sefer kaçabileceğin bir yer yok, ama olsun.”

Cemre akan gözyaşları arasında gülümsedi bir an. “Ben, sen uyanana kadar burada olacağım. Metehan… Ben… Ben seni seviyorum. Bunu unutma olur mu?” Sanki cevap alabilecek gibi durdu birkaç saniye. Biliyordu hiçbir cevap alamayacağını. Normal şartlarda olsalar da alamazdı. Metehan muhtemelen yine kaçardı. Hayallerinden sıyrıldı ve konuşmaya devam etti. “Annen sana çabuk iyileşmeni söylememi istedi. Çabuk iyileş olur mu? Sen ‘hayır’ demeyi seversin…”

Metehan’ın ‘hayır hayır’ tepkisi geldi aklına. Hüzünlü bir tebessüm yüzünü kapladı. “Bu sefer olmaz Metehan. Bu sefer hayır deme. Çabuk iyileş, lütfen… Sana ihtiyacım var. Beni görüp kaçtığında yüzümde oluşan tebessüme ihtiyacım var…”

Az önce hazırlanmasında ona eşlik eden asistan içeri girdi ve artık çıkması gerektiğini söyledi. Cemre başıyla onayladı onu. Son bir kez yakından baktı sevdiğine. Öyle bir bakıştı ki bu… Sanki bir daha yanında, yakınında olamayacakmış gibi. O bakıştaki aşk yeri göğü delebilirdi… O denli anlam doluydu.

“Senin yaşattığın acı bile güzel sevdiğim…” Asistan bu cümleyi duyduğunda Cemre’ye bakarak gülümsedi.

“Merak etmeyin, sevgiliniz en kısa sürede iyileşecek.”

“Sevgilim…” Bu söz Cemre’nin afallamasına sebep olmuştu. “O benim sevgilim değil,” dedi acı ve çaresizlikle asistana bakarak. Asistan, onu teselli etmek istercesine elini omzuna koydu ama ağzını açıp bir kelime bile söyleyemedi.

Odadan çıktığında karşısında Elif ve Zümra Hanım’ı gördü. Gözyaşları içinde Zümra Hanım’a sarıldı. “O iyi mi?”

“İyi olacak…” dedi Cemre. Umudunu yitirmek istemiyordu. Ona hiçbir şey olmayacaktı. Onsuz… Yaşayabilirdi tabii ki ama buna ne kadar yaşamak denirdi, bilmiyordu.

Kulağına bir ses fısıldadı Cemre’nin: “Allah der ki, kimi benden çok seversen onu senden alırım. Ve ekler: Onsuz yaşayamam deme, seni onsuz da yaşatırım. Ve mevsim geçer, gölge veren ağaçların dalları kurur, sabır taşar, canından saydığın yar bile bir gün el olur. Aklın şaşar dostun düşmana dönüşür. Düşman kalkar dost olur. Öyle garip bir dünya! Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur. Düşmem dersin düşersin. Şaşman dersin şaşarsın. En garibi de budur ya, öldüm der durur yine de yaşarsın.”

İlgili Makaleler

Bir Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu