Kitap

Cesur Yeni Dünya

 

Dikkat! Spoiler içermektedir.

“Hey Cesur Yeni Dünya”

Tarihin, güzel sanatların, haddinden fazla(toplumsal sistemin istikrarını tehlikeye atacak ölçüde) bilimin yasak olduğu bir toplum, anneliğin müstehcenliğin daniskası, alenen cinselliğin ise hoş, sevimli olduğu bir uygarlık. Kısaca mutluluğun, özgürlüğün üstünde tutulduğu bir yer Cesur Yeni Dünya.

Öncelikle belirtmeliyim ki kitaba nedense distopya diyemiyorum. Uygarlığa günümüz açısından bakıldığında sapkınca bir toplum düzeni görüyorsak da dini vs. kenara bırakırsak kitabın dünyası iyi kavrandığında bir kabus değil. Tarih, güzel sanatlar yasak olabilir ama şartlandırma sayesinde insanlar buna zaten ihtiyaç duymuyor. Kitapta çokça belirtildiği üzere Epsilonlar Epsilonluklarından, Alfalar da Alfalıklarından memnun yaşıyorlar. Üstelik ne zaman bir sorun olsa “bir gramı bin musibeti savuşturan soma” var. Olayın başladığı yer ise bazılarının daha yüce şeyler arama ihtiyacı. Bernard adlı alfa artımız bu sistemden tiksinen biri. Bu “iğrenç” şeylerin bir parçası olmak istemediği için de soma almayı, klasik çocukça davranışları reddediyor. Tabii kaçar mı? Bernard tam cezasını çekecekken herkesi şaşırtacak bir hamle yapıyor. Ayrıbölge’den bir vahşiyi gerekli izinleri alarak uygarlığa getiriyor. Vahşi John’un kalabalığın ilgisini çekmesiyle Bernard parlıyor ve tüm sorunlarını, başkaldırılarını, asiliğini unutuyor. Burası önemli, zira burada sistemin bireyi nasıl sindirdiğini görüyoruz.
Fakat Vahşi John’un da aşık olması, eski yaşantısını unutamaması onu hummalı bir cevap arayışına itiyor. Bu cevap arayışı sırasında Bernard baştaki sorgulayıcı haline tam olarak dönemese de Vahşiye eşlik ediyor. Arayıştaki bu adamlara bir yenisinin, Helmholtz’un eklenmesi de Vahşiyi mutlu ediyor. Fakat John annesinin ölümüyle bunalıma giriyor ve üç adamın da Denetçi’nin odasına gönderilmesine sebep oluyor. Burada Mustafa Mond’un söyledikleri kitabın kilit noktası bence. Sistemin amacını, mutluluk ve özgürlük çelişkisini burada kavrıyoruz çünkü Mustafa Mond bu çelişkinin simgesi. Bernard’ın İzlanda’ya gönderilme korkusu yüzünden odadan atılması ve Watson’un ona bakmaya gitmesiyle John ve Denetçi çok manalı bir diyaloğa giriyor ve burada John’un aslında ne istediğini okuyoruz. Özgürlüğü, mutsuz olma hakkını, günahı, tanrıyı istiyor. Aslında John tam İzlanda’ya gönderilmelik bir adam hatta bunu kendisi de istiyor ama izin verilmiyor. Denetçi bu deneyin devam etmesini arzuluyor.

John ise uygarlığa daha fazla dayanamıyor ve kendi İzlanda’sını yaratıyor. Kimsenin olmadığı bir yerde inzivaya çekiliyor. Acı çekiyor, ibadet ediyor, kendine göre yaşıyor. Ancak bu zavallı adamı rahat bırakmıyorlar ve uzun bir mücadele sonucu o da sisteme olan savaşını kaybediyor. İğrendiği sürünün iğrenç ama bir o kadar da çekici ayinine katılıyor. Böyle bir şeyin John gibi bir karaktere nasıl bir acı verdiğini tahmin edebiliyoruz. Vahşi John’un ayaklarının sallanması da bu başyapıtın trajik sonu oluyor. Sonlarda dikkatimi çeken bir noktaya da değinmek istiyorum. Vahşinin tam anlamıyla dinden imandan çıkıp Lenina’yı kırbaçladığı yerde topluluğun hiçbir olumsuz tepki vermemesi, hatta bundan keyif alması çok iyi bir ayrıntı. Belki de bu, günlük hayatta karşılaşmadıkları, unuttukları şiddete içten içe duydukları özlemi ifade ediyordur.
Bu arada kurgusuyla sarmal yapıda, varoluşsal sorunların yansımasının çok ustaca işlendiğini düşünüyorum. İyi okumalar.

İlgili Makaleler

Bir Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu