Edebiyat

Onun Hikâyesi

Bana bunları hatıra bırakan, anlamsız birkaç şeyden bahsetmek arzusu ile elime kâğıt kalemi aldığımda, karşıma anlamları çizgi çizgi bırakan yaşam izlerinden kaçmaktan başka bir şey yapamıyorum. Hâlimizi soran anlamsız cümleler kurmaktan çekinmiyor. Biz de anlamlandırmak istemiyoruz zaten pek çok şeyi. Karalamalardan arda kalan renksiz bir hayat kalıyor. Yaşanması güç, acemilik ve hatalar içeren, kanlı Onun Hikâyesi. Sık sık bahsettiğim cinayet haberleri, örtbas etmeye kalktığımız yaraları artık estetik kaygılarla gizliyoruz. Neden bilmiyorum ama yara izlerimi çiçeklerle kapatma mantığını çözemiyorum. Elbette kopardığım papatyaların, arıların aşk ile intihar edeceği kokusunu ben duymuyordum. Pek işime gelmezdi zaten çünkü sadece benim için vardı dünya ve ben tek başıma dolaşmaktan endişe duyuyordum.

Tercihimi soracak olursanız, benim pek açıklamam olmadı hayata karşı. Yalanları zaten sıralamak konusunda yetenek sahibi değildim. Sorgu elbette bütün cevapları içermiyordu. Aslolan, bütün cevapları net bir şekilde anlatmak değildi zaten. Bir bir kelimeleri sıralayıp ne kadar uzun cümle kurabilirsem o kadar var olduğuma inandığım sahte bir dünya kurmak telaşına insanları ve inananları alıştırmak endişesi taşımıyor olmamdan kaynaklanıyor. Hâl böyleyken söylediklerim önemsiz kalıyordu zannımca. Sabah uyanıp, akşama başka bir insan olmak… Sus.

Aslında çarem yok, bunu da biliyorum. Hadi diyelim ki denizin içindeyim, kayalık bir yer olsun (kumsaldan pek hoşnut değildim). Deniz kestanelerini toplama telaşına düşüp apar topar, elime batan dikenleri görmezden geleyim. Kan tuz ile bulaştığında yavaş yavaş çözünüp dağılırken sonsuz arzu içinde, uyanıklık ile uyku arasına bir şiir armağan edeyim. Siz de okuyun. Ben birkaç kez kan kaybından öldüğümü hatırlıyorum.

“Anlattığım olayların gerçek olmadığına inananlarınız varsa, hemen bir ceset müzesine gidip kalbimi bedenimden çıkarıp inceleyebilir.”

Uzun bir demir yığınına bakıyordum. Elbette paslı ve elbette tetanoz aşılarım tam. Ayaklarımı delen demir parçaları yüzünden uyuduğum zaman, benden habersiz sırtımdaki göğe uzanan ıslak yosunlarımı, deniz kabuklarını, primatları ve kurtçukları temizlemişler. Uyanık olsaydım asla izin vermezdim buna. Onlar, benim ne kadar zamandır dünyada olduğumun bir kanıtıydı. Şimdi ispat edecek tek bir şey kaldı: yaşananları olduğu gibi anlatmak gerekiyor. Ama sorunun ne olduğunu doktorlar da bilmiyordu çünkü ben anılarımı yosunların arasında biriktiriyordum. Kederime deniz kabukları ve kurtçuklar sahip çıkıyordu. Biraz kanımı emiyor, biraz çürük çilek görüntüsü oluyordu bedenimde ama anılarımdı onlar. Habersizce alınmasına gerek yoktu. İsteseler yok paraya satardım, zaten çok önemli şeyler değildi.

Ama kalbimi incelemek isteyenler elbette olacaktır. Et yiyen leşçillerden tek ricam, arasında bir kelime sıkışmış olmalı. Onu arayıp bulmaları konusunda yardım istiyorum. Bulmanın tarifini isterlerse vereceğim ama sizin için çok zor olmasa gerek. Çünkü beni tanıyan herkes hangi harften bahsettiğimi biliyor. Tanımayan leşçiller için tek bir uyarım yok: umarım karın sancısı yaşamazlar ve o harfin sancısından acı çekerek ölmezler.

Bu karmaşayı çözecek birini tanıyordum ben aslında. Normali anlatmama sebep olacak birkaç şey yaşamıştım. Tırnaklarımı söken birisi bu, kanımı benden daha çok seven. Aslında ben de onu seviyorum fakat anlaşılmaz bir hâl var aramızda. Beş gün mü desem, beş ay mı, beş yıl mı yoksa beş asır mı bilinmez ki zaten milattan önceye denk geliyor bu olay.

Dipnot: “Evet, ben çok uzun zamandır yaşıyorum. Tahmin ettiğinizden daha çok.”

Bu beşli sürelerde, uzun bir gök kubbe ve yakınında bulunan denize yakın kumsal bir alanda geçiyor yaşananlar. Evet, doğru tahmin ettiniz, kumsalları bu yüzden sevmiyorum. Bazıları tesadüf diyor, bazılarıysa tamamıyla Tanrı’nın bu yaşananlara şahit olmamı istediği yönünde. Fakat bunu ben yapmıştım kendi ellerimle. Bir kumdan kale kurmaya uğraşıyordum, gök kubbeden daha yüksek olmasını istiyordum ve hayatımda tek hırsım buydu. O gök kubbeyi geçmek amaçlarındaydım. Gök kubbenin kralını pek sevmiyorum. Yavşak herifin teki aslında. Başka türlü ifade etmek isterdim fakat kelimelerimi yosunlarla çalıp götürdüğünüz için edep denen şeyi bende aramayın lütfen. Ben beş bin yıllık bir uğraş sonunda — ki bu uğraş bütün kum tanelerinin tek tek üst üste dizilmesi meselesi — gök kubbenin ancak yarısına gelmişken, kraldan çok kralcı olan insanların rüzgar dağlarını üstüme üstüme dikmeleri sonucunda bütün emeklerim ziyan olurken, ilk kum tanesi ile son kum tanesi arasındaki farkın hiçbir şey oluşunu görmemle meydana gelen fırtına eşliğinde kendimi gök kubbeye saldırırken buldum. Aslında kralı öldürmekti niyetim fakat, kalbimde büyük bir hınçla büyüyen harfi — ki siz biliyorsunuz — leş yiyen böcekler başta olmak üzere akbaba, karga ve sırtlan parçalamıştı.

Ben nasıl olur da aynı anda iki yerde olurum telaşına düşmüştüm. Nasıl mümkün olabilir böyle bir şey, acılarıma kimin son vereceği benim için çok önemliyken, kanımın son damlasını huysuz bir böceğin içmesi hiç de asil bir ölüm değildi. Fakat her ne olursa olsun minnet duyduğumu bilmeliler. Ölümün böylesi de hoş ve yaşanması gereken bir eylemmiş. Bedenimin üstüne yosunlarımı örtün, kelimelerim yaşasınlar ve harflerime nazik davransınlar. En çok hangisine torpil geçeceğinizi söylememe gerek duymuyorum. Arayan bulur, bulan inkâr eder, inkâr eden kaybeder ve ben yeniden geleceğime sizi temin ederim.

Ahmet

Ruhun karanlığından, savaşın başında ve kimyasal silahların ortasında doğan insan.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu