Sız-ı

Anahtarın kilidi rahatsız ettiğini düşündüm.
Öyle isteksiz döndü yerinden.
Hemen itelemedim. Usulüne uygun gireyim derken ne yapmam gerektiğine dair çok da bir bildiğim yoktu. Hafif bir parfüm kokusu, ocakta kalmış patates, çamaşır suyu, birikmiş gazete ve Yumoş kokuyordu.
Ah evet, Yumoş… Yumoş, neredesin diye daldım salona.
Kapı eşiği ile salonun üç dört adım ilerisi arasında kimsesiz kaldım.
Evet, üç adımda kimsesizlik diye bir kişisel gelişim kitabı yazılsa yazılır aslında diye saçma bir düşünce kovaladı zihnimi. En son okuduğum ve her sayfasında ayrı sinirlenip yazarına mail attığım kitap geldi aklıma. Ama birisinin kapak çizimi çok iyiydi. O güzelim çizim, ardına sıralanan sayfaların önünde benim gibi acı çekiyordu; o kadar güzeldi.
“Neler saçmalıyorum ben?” diyerek salondaki ilk sessizliği bozdum. Kabahat işlemiş gibi panikledim. Hiç çıt çıkmasa, yeni bir koku buraya karışmasa bir gün öncesinden hiç farkımız kalmayacak gibiydi. Olmadı, bozmuştum işte.
Zihnimin içine koca bir saçmalık yumağı koymuşlar ve çözmemi bekliyorlar gibi bir hâldeydim. Koltukları, halıyı, perdeyi, masayı görüyor ama bambaşka şeyler düşünüyordum.
Televizyon açık kalmıştı. Öyle sakin, sessiz, kendi kendine dönüyordu. İçeri gireli yaklaşık on beş dakika olmak üzereydi sanırım ve televizyonun açık olduğunu yeni fark etmiştim. Acaba ben mi açtım diye düşündüm fakat koltuğun kenarında duran kumandanın bana pek de yakın olmadığını gördüm.
Televizyonun açık olması, kenarda duran kumanda… Sızı gibi aktı içimden. Bir gün önce bu saatlerde tam da bu kanal açıktı ve o kumanda tam o an oraya bırakılmıştı…
Bu tartışma programı dün de aynı saatlerde mi oynuyordu acaba, dün de bunun gibi taşkın bir konu mu vardı? Belki süre yetmemişti, devamını şu an tartışıyorlardı; aslında sataşıyorlardı.
Yüz mimikleri tartışır gibi değil de fırlamaya hazır ok gibi gergin ve çirkindi. Tartışmanın asıl işlevi gevşemektir, biraz hafif bir tonda yarışmadan tartışın, görün bakın o zaman kuş gibi olursunuz derdi…
Bu adamlarda bangır bangır konuşurken televizyonun sesi kısılmış, ayar verilmiş gibiydi.
Bunları şu an birisine nasıl anlatabilirim diye düşündüm. Evet, zor değil miydi oturup şu cümleyi birisine anlatabilmek? Büyük ihtimalle travmatik bir şeyler deyip sakinleştirici yazılırdı. Az önce içimden geçen sızı, yani televizyonun açık kalması; “Bakın, aslında size en saf cümleyi kuracağım,” dememe yetmezdi. Başım olabildiğine ağırlaştı, zihnim konuştukça konuştu. Saati göremedim çünkü kıpırdayamadım. Kas katı kesildiğimi fark ettiğimde ortalık kararmak üzereydi. Gözlerim perdenin alacalaşmasıyla kapandı.
Yumoş’un burnumu yalamasıyla irkildim.
Sekiz yaşında yatağın altına saklanıp uyuya kaldığımda da Yumoş gelip beni uyandırmıştı.
Ne kadar böyle kaldığımı, bayılıp bayılmadığımı kestiremedim ama zihnim konuşmaktan hâlâ usanmamıştı; bu kesindi. Hareket etmek istemiyordum. Kimse dokunmasa, odadaki halı gibi yaşamımı sürdürebilirdim. Ama birisi bunu istemiyordu. Yanımda mırıldayan Yumoş… Göz göze geldik, yine aynı sızı.
“Yine anlatacağım cümleyi kim anlar ki?” düşüncesi, yine zihnimin sırf dağılmak için yaptığı türlü oyunlar… En kötüsü de benim her şeyi anlayabiliyor olmamdı. Zihnim, her şeyin aksine berraktı.
Doğruldum. Sessizlik ağırlaşmıştı. Televizyon dışında.
Her şey yerli yerindeydi, benden başka.
Kapının kenarındaki ucu kalkmış parkeyi gördüm. Televizyonun coşkulu ışıkları gelip geçtikçe daha da belirginleşip kayboluyordu. Evde tutkal var mıydı acaba, neyle yapışıyordu ki bunlar? Şimdi yapıştırsam Yumoş gelip kesin geri kaldırır, patilerine tüm tutkalı sürüp evde dolaşır ve yerler berbat olabilirdi.
Neler söylüyordum ben, neler düşünüyordum. Zihnim yine bağımsızlığını ele almıştı. Başım hâlâ çok ağrıyordu. Susamıştım. Mutfak birkaç adım sağ taraftaydı. Adımlar parmaklarımın ucunda büyüdü büyüdü… ağırlaştı. Biraz önce aklımdan geçen tutkalı ayağımın altında, çorabıma yapışmış gibi hissettim. Evet, bayağı yapışmıştı çorabım. Ama tutkal değil, kurumaya yüz tutmuş bir damla reçeldi sanırım. Evet, gül reçeli, el yapımı. Geçen yazdan yapılıp raflara çiçek gibi dizilmiş kavanozlardan bilinmeyen bir anda damlamış ve kimseye değil, benim çorabıma nasip olmuştu.
Tamam, artık şu suyu içip kendime gelmeliyim diye girdiğim mutfakta bu kez kendimi alt ederek pat diye lambayı yaktım. Gözlerimde maytap patlamış gibi bir şey oldu. Yıllar önce gözlerimi lazer yapan doktorun “Bu durumlara çok dikkat etmelisiniz,” dediği anın tam göbeğindeydim. Çantamda damlam vardı sanırım; eğer unutmadıysam her zaman yanımda taşırdım. Gözlerim berraklaştığında tezgâhın üzerine dökülen ekmek kırıntılarını gördüm. Yine aynı sızı…
Tezgâhın köşesinde ütülenmiş gibi özenle katlanıp bırakılmış, çoktan her kutucuğu doldurulmuş bulmaca kâğıtları; yıkanıp bırakılmış tabaklar, ertesi gün yapılmak için ıslanmaya bırakılmış bir kap fasulye… Hepsi birer sızıydı.
Bu sefer durup durup geçmiyordu. Bu sızıntıya zihnimdeki saçmalıklar da engel olamıyordu. Öylece durduk hep birlikte: sızıntılarım, zihin oyunlarım, kamaşan gözlerim ve Yumoş. izledik…
Olmayanı ve birazdan kayıp gidecek yaşanmışlıkları.
Kendimdeydim. Başımı rahatça çevirebildim. Olay yeri inceleme ekibi gibi hiçbir noktayı kaçırmadan izledim. Sızıntı devam ediyordu, belli ki daha da edecekti.
Mutfağı salona bağlayan bir kemer vardı; tam altına masa koymuştuk. El yapımı, zeytin ağacından oyma, kıymetliydi.
Üzerinde yarım su bardağı vardı. “Şu nereden baktığına bağlı” oyunları gibi değil; yarısı su olan, yarısı içilmiş bir bardak.
Kalan su sızıntıma karıştı. Yanında bitmek üzere olan, iki gün öncenin gazetesine ait bir bulmaca… Son birkaç kutucuk kala kalem bırakılmıştı. Telefon çaldı herhâlde, yoksa hayatta bırakmazdı.
“Hayatta bırakmazdı…” Bu cümleyi ilk defa sündürdüm. Sesli ve sessiz. Heceledim.
Ha-yat-ta-bı-rak-maz-dı.
Yaşamı söylüyormuş meğer. Yaşadıkça, yaşadığı müddetçe…
Evet, hayatta bırakmazdı.
Sanırım doğru tahmin etmiştim çünkü telefonu da masadaydı. Hiçbir şeye dokunmak istemedim. Telefonun şarjı bitmiş mi, son arama kim? Merak etsem de dokunmadım. Dokunsam sanki her şey bozulacak, izler silinecek ve ben kabul edecektim.
Yani daha büyük bir sızıntı.
Yani bir çatlama ve sızıntının ani ivme kazanması.
Tekli okuma koltuğunun yanındaki rafta bir kutu vardı; üstü tozlanmamış, yeni hazırlanmış gibiydi.
Birden tüm kitaplığı, tüm rafları didik didik edesim geldi; birden bağıra bağıra tüm komşuları ayağa kaldırmak istedim. Ayağa kalksınlar ve buraya gelsinler. O an, en azından bir kişi beni görsün istedim. O an, kesinlikle birisi beni görmeliydi ve sızıntıma şahitlik etmeliydi. Yoksa belki kimse bana inanmazdı. Birisi kesinlikle burayı görmeliydi.
Balkona çıktım. Açık perdelerden gördüğüm evlerde kimse beni tanımıyordu. Bazısı yemek yiyordu, bazıları neşeyle oyun oynuyordu. Tabu oynuyorlar sanırım; içlerinden birisi anlatmak için çaba içindeydi. Bir kadın da bavul hazırlıyordu, bozmak istemedim.
İçeri döndüm.
Televizyon bir diziyle devam ediyordu. Salon iyice kararmıştı. Mutfağın lambası yetmiyordu. Dış kapının ağzında çantam yerde duruyordu. Kapı da ilk açtığım hâliyle aralıktı. Yine kısa bir süre donmuş gibiydim. Aklım durmuştu. Gözlerim bakmaktan, bir şeyi aramaktan yorulmuştu.
“Yukarı kata çıkıp bir duş alıp uzansam…” Daha cümleyi tamamlamadan kafa tasımın arkasına büyük bir darbe almış gibi sarsıldım. Bu, sızıntıdan başkaydı. Sarsılmak…
Vücudum bir anda zangır zangır titremeye başladı. Kontrol edemiyordum. Zihnim apaçık berraktı. Gün boyu çeşitli bağlantısız düşüncelerle beni korumaya çalışan zihnim durmuştu. Son otuz altı saatte yaşadığım her şey karınca sürüsü gibi ayak parmaklarımdan başımın üzerine doğru tırmanıyor ve ben hiç duramayacak gibi titriyordum. Korktum. Sanırım korkuyu ilk tanıdığım andı. Bir şey yapmalıydım. Panik atak benzeri bir şey geçiriyordum.
Hâlâ açık olan televizyondan bir anda, derin nefes almamızı söyleyen bir kadının sesi beni tuttu. Zorla, derin derin nefes almaya başladım. Bir süre sonra dizlerimin bağı çözülmüş gibi yere yığıldım. Ama canım acımadı. Biraz önceki titreme krizinin aksine kuş gibiydim.
Zihnim hâlâ açıktı. Oda kapkaranlıktı. Işıkları açmak istedim, vazgeçtim. Çatı katındaki odaya gitti aklım. Ortanca kattaki cümlesi tamamlanamamış fikrim beni böylesine sarsmışken bir üst katta neler gelir başıma diye kendi kendime gülmeye başladım. Güldükçe güldüm. Karnım ağrıyana kadar güldüm. Gözümden yaşlar gelene kadar, içimdeki sızıntı gözlerime vurana kadar güldüm.
Yine kadının sesini duydum. Yine derin derin nefes alma çabaları ve sonunda düşülen boşluk.
Dönüşüyordum sanki. Sancılı bir doğum gibi, içimden yeni bir ben doğuruyordum.
Kendime geldiğimde hâlâ aynı yerde duruyordum. Canım aşırı derecede çikolata yemek istiyordu. Sanki vücudumdan tüm şeker çekilmiş, insülin direncim altüst olmuştu. Beklemediğim bir güçle yerimden kalkıp gül reçeli kavanozlarını sabırsızca açıp parmaklarımı daldıra daldıra yedim. Durmadan yedim. Nefes alamayacak kadar çok yedim. Kusmak üzereydim. Kavanoz elimden düştü ve bin parçaya ayrıldı. Mutfağa taze gül kokusu yayıldı. Yine sarsıldım… Kavanozun fayansları boyayan sesiyle sarsıldım.
Durduğum yerde sessizce ağlamaya başladım. Ne bir titreme ne bir iç çekiş…
Öylece gözümden yaşlar akmaya başladı. Sakindim, çok sakindim.
Odanın lambasını ilk kez açtım.
Bu kez göğüs kafesime taş oturmuş gibi oldu. Kalp krizi geçirmek böyle mi hissettiriyor acaba diye düşündüm. Sonunda düşünmeye başlayabilmiştim. Zihnim yeniden diriliyordu. Lambayı geri kapattım. Kapanır kapanmaz her şey geçti. Kalp krizi geçirmiyormuşum. Gül kokusu hâlâ başımı döndürüyordu.
Açık ev kapısının arasından dışarı atamadım kendimi. Çıkmalıydım ama yerleri temizlemem, televizyonu kapatmam ve Yumoş’un eşyalarını almam gerekiyordu. Yumoş yine gözden kaybolmuştu. Mutfağa gidip camları toparladım, yeri tezgâhın üzerindeki bezle sildim. Bezi çöpe attım. Yarın fark etmez de tezgâhı siler sandım.
Hızlandım, hızlandıkça düşüncelerim azalır diye. On dakika içinde mutfak eski hâline dönmüştü. Tam televizyona yönelmiştim ki yine içimde bir sızıntı başladı. Yapamazdım.
Komple şarteli kapatmaya gittim. Evdeki tüm sesler kesildi. Yumoş korkmuş olacak ki bir anda yanıma geldi. “Ya buzlukta et varsa, kokar şimdi,” diye şarteli geri kaldırdım. Televizyon bu sayede kapanmış, etler de kokmaktan kurtulmuştu. Cızırtılı ev sesleri yeniden başladı. Yumoş’u kucağıma aldım. Dış kapının yanındaki tuvalete girip, yıllardır aynı rafta duran aynı parfümü aldım ve tüm salona sıktım. Çantamı aldım. Anahtarı girerken vestiyerin üzerine bırakmıştım, biliyordum.
Çıktım evden. Kapıyı kapattım. Anahtarı unutmuş gibi yaptım. Kendimi kandırmak istedim. Aklımdan hızlıca balkonda sakladığımız bir anahtar var mıydı diye geçti. Düşünmedim.
Balkon kapısını kapattım. Gıcır gıcır etti. Duvarın üzerinde makine yağı vardı sanki; “İki dakika süreyim,” diye uzanırken durdum.
Arka bahçeden arabayı park ettiğim yere doğru yürürken ortalık zifiri karanlıktı. Evlerin lambaları sönmüştü. Arabaya bindiğimde salona savurduğum parfümün omuzlarıma, saçlarıma düştüğünü fark ettim. Kontağı çalıştırdığımda saat 01.14’tü.
Nereye gideceğimi bilmiyordum.



