
Aslında ne ben ne de ruhumun kuş dilinden haberi var. Ben, benim içimdekilerle yaşamaya uğraştığımdan dışarıyı pek göremiyorum. Dünyadan haberim yok, fakat her şeyi biliyorum.
Şimdilerde pek çok kez travma olarak adlandırılan yaşadıklarımızın temelinde yatan şeyin, çok daha geçmişten geldiğine inanıyorum. Bu, geçmişe bağlı olduğum için değil; sadece geçmişte yaşamayı sevdiğim için.
Bunca yaşadıklarımızı anı veya hatıra olarak adlandırmak, kendi yaşamımıza saygısızlık. Elbette hepimiz kıymetli değiliz. Pek çoğumuz sıradan, dünyaya tek bir iz bırakmadan gidecek insanlarız. Hatta bazılarımız o kadar önemsiz ve kayıtsızız ki yaşamaya, var olmamızın hiç manası yok.
Yaşamak denen kelimeyi anlayabilmek arzusundan pek çok uzakta, oyalanmalarla yaşadığımız manasız hayatlarımız, hiçliğin ortasında kaybolup gidecek.
Dünya uykusundan uyandığımızda ne olacağını kestiremiyorum. Bundan dolayı bazı şeyleri kayıt altına almak, yani yazmak eylemini gerçekleştiriyorum.
Oradan ne bir haber ne de bir ses var. Bense buradan oraya tek bir şeyi götüremeyeceğim. Çok kutsal olduğuna inandığım o aşk bile orada beni beklemeyecek.
Onu elbette özlüyor, hasretliğini büyük bir ıstırap ile çekiyorum. Henüz yolun başında veyahut sonundayım; ne fark eder, diyorum kendi kendime.
Kendime ait olmayan hayatları bir başka sokağın başından izleyip kapısından giremeyecek kadar kendimden korkarken, kendiliğinden olan olayları bile kontrol etme uğraşlarımı nasıl sonlandıracağım?
Oturup bir şeyleri yazmak; ağaçları, kuşları, her gün kapıma gelen kedileri… Sevmesem bile beslediğim o sevimsiz, tüylü canlıları. Saklamak isterdim bazı zamanları, elime kazımak isterdim bazı fotoğrafları.
İnatla kısmadığım müzik sesini, ölenlere inat yaşamaya devam edişimi, yaşayanlara inat öldürdüğüm ruhumu…
Bunca karmaşaya nasıl bir ad vermem gerektiğini bile bilmiyorken, umarsızlığın kapısında, uzaktan baktığım renksiz dünyama renk katacağına inandığım tek bir şeyin olmayışı.
Yıkılmaya yüz tutmuş diktiğim fidanlar, gücüm yettiğince savaşmış, gücüm bittiğince kaçmıştım.
Ve yarın uyandığımda,
cesetlerimi toplama telaşına yenik düşeceğim.
Hatıralarımı okuyan,
beni yaşatan hissin ne olduğuna şahit olan,
hayali bir mezarlığı hayallerimde yaşatan...
Yeşile dönüp baktığımda gördüğüm
enkaz kalıntılarını
çok çabuk toparlamışlar.
Gırtlağımı kaşındıran ölme arzusu,
örgülerini sık dokuduğum hayat tezgâhı,
karanlık o çelik yolların eşiği,
asma köprüleri ve geleceği...
İnatla bir yöne gidişimi.
Bu boşluğu doldurmak ne zor.
Kırılan şeylerin göğe bakma biçimi,
ardından bıraktığı küçük adım izleri...
Bir rüyanın içinden
bir Umay doğdu.
Ellerini ellerimde hissettim.
İnce iplerden bir umut salıncağı kurdum,
zamanın esiri olmuş ellerime.
Bir şeyleri kendime anlatabilme gücüne erişebilmek istediğim zamanlarda, pek fazla boşlukla ilgileniyorum. Sınırını bilmediğim şeyler beni içine çekerken; deniz, gök, nefret ve aşk… O boşluktan kendimi atmak isteğine hayır diyemiyorum.
Velhasıl, bunca olan bitenden ve kaygılarımdan sonra, içimin sonsuz endişelerini ifade ediş biçimlerim de değişiyor. Balıkları, kuşları, nemli toprağın içinde ne yaptığından habersiz olduğum solucanları ve yaklaştıkça korkunç gözüken o tüylü haşereleri…
Aslında benim korkum daha çok onların tenimde dolaşmasından değil. Ruhumu esir alışlarından. Belki bir rüyada, belki uyuduğum kaldırım taşında.
Bahçemin kapısından içeri girerken, taştığım nehirleri hatırlıyorum. Gittiğim yolları uzun uzun seyrediyorum; ağaçlarını, kıvrımlarını.
Bedenini, doğum lekeni ve beni… Yaşamadan önce seni tanımak istediğimde, seni Tanrı yerine koyduğumda (ki Tanrı çok kıskanmıştır sana olan sevdamı), ağır azapları sensiz çekiyorum.
Aklımın kıvrımlarından mürekkep damlarken yere düşüp senin simanı toprağa yansıtıyor. Ben aslan balığını ellerimde tutarken sana bakıyorum. Dikenleri bana acı veriyor, sense sadece orada durmakla görevlisin sanki.
Duruyorsun; zehir benim damarlarımda dolaşırken seni hayal ediyorum. Hâlbuki karşımda öylece duruyorsun. Ben tuzlu suyun tenimi yakmasını umursamıyorum. Damarlarımda dolaşan zehri görmezden geliyor, sana ulaşmaya çalışıyorum.
Ki sana ulaşmak; güneşe dokunmak gibi, ateşi yutmak gibi, barutu icat etmek gibi.
Çin’den yola çıkıyor nefret, Toros Dağları‘nda benimle buluşuyor. Ben dağların yamaçlarında dolaşırken, sen düzlükte çorak ve çıplak duruyorsun.
Sırtın bana dönük…
Hatıralarımı benimle eşitleyen amansız yaşamın dilini çözmek uğraşında geçiriyorum olanca vaktimi. Her şey bitiyor bugün, yarın yeniden başlıyor. Ölüyor ve yeniden doğuyoruz.
Bunca biten günün ardından yenisine heyecan duymak elbette zor ve her anıma senin hatıralarını hatırlatan şehre, yani kürkçü dükkânına, geri dönüyorum. Senin olmayışın, hatıralarının olmadığı anlamına gelmiyor. Ben kuşların peşinden koşan çocukluğuma geri döndüm aslında. Bütün bu olanların, yazılanların seninle alakası olmadığına kendimi inandırmaya uğraşıyorum.
Ulaşmak istediğimi bulduğum zaman onunla ne yapacağımı bile bilmiyorum. Biz olmak kavramını kaybettiğimde, henüz dört yaşlarındayken avluda kırılan odunların sesini dinlerken keşfetmiştim.
Buna rağmen bu yaşa erdim ve başarısız intihar girişimlerinden arda kalan ben ile yaşama çabasına tutundum. Belki maviyi ve yeşili çok özlediğim anların sancısı, sallanan bir salıncaktan aşka düşmemin armağanıdır.
İnanç, diyordum bir zamanlar. Bana bunca hatayı yaptıran ve ardı ardına dolaştığım şehirlerin esmesi gözlerime batarken, sana anlatmaya çalıştığım seslerin sessizliğine esir edişin kaybettirdi bana bunu.
Kazanmak umurumda değildi belki. Sahip olmayı hiç dilemedim ve ardı sıra yaz geceleri ilerlerken, güneş yavaş yavaş tenimi kavurmayı bıraktığında, alnıma yazılan karanlığın aydınlığa ulaşacağı umuduyla kışa koşuşum ve kar gözlerime parlarken, seninle aynı rüyayı paylaştığıma inandığım cennette hapis kalmışım.
Olmazların cennetinde ne yapmayı mı düşünüyorum?
Ben o hatayı yine yapacağım. Tarih bile şaşıracak. Beni yaratan, seni ondan çok seveceğimi bildiği hâlde yarattıysa, olmazlar cennetini kendime ev yapacağım. Sen bile şaşıracaksın sensizliğime.
Cinlerin padişahı Süleyman, kuş dilini bana öğret. Önce uçmayı, sonra konmayı ve onun gönül saltanatında kul olmayı.
Dörtler, dörtler, dörtler…
Sarı ve sıcak… Renklerimi de senin yolunda harcadım. Bana ne kaldı?



