
Olgunun kanıtlanabilir bir şey olduğunu hemen hemen hepimiz biliyoruz. Görüşten farklı olduğunu ve öznel durumlar için kullanılamayacağını da… Oldukça kanıtlanabilen ölüm, gerçek bir olgudur. Fakat sadece nefes alamamak mıdır ölüm? İçimizde ölen hisler, hevesler, duygular da buna dahil değil midir?
İlla üzerine toprak atmamız mı gerekir? Yoksa o anının, duygunun ve düşüncenin bir daha asla yaşanamayacak olması da ölüm değil midir? Bir zamanlar canlı kanlı buradaydı, yaşandı; fakat şu an yok ve gelecekte de olması imkânsız. İnsan, içinde biriktirdiği ölü olgulardan ibarettir.
Bir ev yıkılır fakat içindeki anılar ömür boyu hatırda kalır. Bir ilişki biter, söylenemeyen son söz insanın içinde yıllarca kalır. Bir zamanların en güzel, en sancılı, belki de en kötü hisleriydi. Fakat bitti, devam edilmesi imkânsız hâle geldi ve üzerine toprak atılmasıyla hepsi birer ölü hâline geldi.
Şehirler, insanlar, sevinçler ve hatta üzüntüler de bir gün dönüşeceğimiz şey gibi… Uzaktan bakıldığında kötü görünebilir, hatta korkunç bir bütün gibi de durabilir. Fakat bunlar insanı insan yapan şeyler değil midir?
Anılarımız, hislerimiz, sevinçlerimiz ve üzüntülerimiz bir araya geldiğinde yapbozun tamamını oluşturur ve ortaya rengârenk bir tablo çıkar.
Bizler elbette bu anların birer ölü olguya dönüşmemesi için uğraşmalıyız. Daha çok sevmeli, daha çok görmeli, daha çok merak edip oldurmaya çalışmalı; kahkahalarımız kadar ağlayışlarımızı da önemsemeliyiz. Fakat bir daha gelmeyecek olan şeyler için derin bir üzüntü duymamalıyız.
Çünkü daha bizi sevecek bütün masalara oturmadık, en sevdiğimiz okyanusu görmedik, en güzel çiçeğimizi yetiştirmedik, en güzel kitabımızı okumadık… En büyük aşkımızı yaşamadık, en güzel yemeğimizi yemedik ve en sevdiğimiz şehre henüz gitmedik…
Ölülerimizin çokluğu her zaman kötü bir şey değildir. Bazen yeni, capcanlı hislerimize ve heveslerimize yer açılmasıdır.
İçinizdeki ölüler, her seferinde yerini başka ölülere bıraksın.




Çok güzel yazı ayrıca anlatımını da oldukça beğendim