DenemeEdebiyat

Vasatlık Çağı

Öyle bir çağa fırlatıldık ki buna vasatlık çağı diyebiliriz. Her şeyin en vasatına kaldık. Her şey en vasat şekilde ilerliyor. Artık kitleleri hareket ettirirken, bir yandan da kitleler ardından hareket eden, Cannes`ı iptal ettirmeye çalışan Godard‘larımız yok.

Yazıları ile, hayat karşısındaki trajedimizi dindirmek için çabalayan ve bize dayanma stratejisi gösteren Camus‘larımız yok. Çığır açıcı, paradigma bozucu, yeni bir perspektif kazandıran felsefecilerimiz yok. Gerçekten sorunların hangi köklerde olduğunu bulup çıkaran, topraklarından arındırıp önümüze koyan Mumcu‘larımız, Nesin‘lerimiz yok.

Pazar günleri alıp okuduğumuzu Radikal Gazetesi eklerimiz yok. “O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık[1]”.

Vasat nedir?

Risk almamanın, radikal olmamanın veya dünyayı kökten değiştirme inancının ehlîleştirildiği, her şeyin güvenli, tahmin edilebilir bir formüle indirgendiği, yapısal uyuşukluk ve anlam kaybının halidir. Oyunu kurallarına göre, herkese verilen rollere uygun şekilde oynanmasıdır. Toplumsal sorunlar için somut adım atmak değil, sadece her gün göz yaşı dökmektir. Çizilen sınırlarda pısırık pısırık muhalefet etmektir. Somut olarak sistemi etkileyecek bir adım atmadıktan sonra kendi yağında kavrulmana izin verilmesidir. 

Vasat insanın özelliği

Vasat bir insanın en belirgin yeteneği, kendisi gibi vasat olanı anında fark edebilmesidir. Birlikte üstlerine yaranır, yaptıkları hamlelerin karşılığını garantiye alır. Kendi benzerlerini hızla etraflarına toplayarak giderek büyüyen bir vasatlık hegemonyası inşa ederler. Burada asıl mesele ahmaklıktan kaçınmak değil; aksine, bu ahmaklığı bir güç ve itibar maskesiyle sunabilmektir. Nitekim Robert Musil‘in de belirttiği gibi: Eğer aptallık dışarıdan bakıldığında bir ilerleme, zeka, umut ve gelişim gibi görünmeseydi, muhtemelen kimse bilerek aptal olmayı tercih etmezdi[2].

Kusurlarınızı normalliğin ardına gizlemekten çekinmeyin. Sürekli fayda odaklı olduğunuzu vurgulayın ve daima yeniliğe açıkmış gibi bir imaj çizin. Zira vasatlığın egemenliği, saf bir beceriksizlik veya iş bilmezlikten ibaret değildir. Sistemin gerektirdiği programları kullanmayı bilmeli, önünüze konan evrakları sessizce doldurmalı, “kurumsal vizyon” veya “katma değer” gibi şık şirket jargonlarını dilden düşürmemeli ve kritik anlarda nüfuzlu kişilere selam vermeyi ihmal etmemelisiniz. Ancak işin en can alıcı kuralı şudur: Asla bu sınırın ötesine geçmemeli, daha fazlası olmaya çalışmamalısınız.

Alain Deneault Vasatlığın İktidarı kıtabının ön sözünde vasatlığın hegemonyasının, kitleleri ortada bir başarı varmış illüzyonu yaratan bir “iş yapıyor gibi görünme” durumuna sürüklediğini söyler[3]. “Mış gibi yapmak”, artık sistemin yücelttiği başlı başına bir erdeme dönüşmüş durumda. Bu vasatlık düzeni, düşünce dünyamızı otoriteler tarafından kurgulanmış temelsiz ve keyfi şablonların sınırlarına hapsetmemizi dayatıyor.

Bugün bu durumun somut örnekleriyle her yerde karşılaşıyoruz: Halkına finans devlerinin çıkarlarına boyun eğmeyi telkin eden bir siyasetçi, basit bir slayt sunumunun ötesine geçen kapsamlı bir araştırmayı “gereğinden fazla teorik ve akademik” diyerek kestirip atan bir akademisyen, sırf popülerliği yüzünden konuyla tamamen alakasız bir belgesele ünlü birini başrol yapmaya çalışan bir yapımcı veya tamamen mantıksız bir ekonomik büyüme masalını savunarak ne kadar “rasyonel” olduğunu ispatlamaya çabalayan bir uzman…

Zinovyev[4], insan zihnini şekillendiren böylesi güçlü bir psikolojik silahın, yani “sahte emeğin” çok iyi farkındaydı ve bu düzeni şöyle tarif ediyordu:

“İş yapıyormuş gibi görünmek, yalnızca vitrine konacak göstermelik bir sonuca veya boşa harcanan mesainin haklı çıkarılmasına ihtiyaç duyar. Zira ortaya çıkan bu sonuçların denetimi ve takdiri de bizzat bu tiyatroda rol alan, onunla içli dışlı olan ve çarkın bu şekilde dönmesinden menfaat sağlayan kişiler tarafından yapılır.”

Vasata alışmak, memnuniyetsiz görünme pahasına, kabul edilmemeli. Bir şarkının sanatsal değeri kişiden kişiye değişen bir şey olmamalı. Bazı eserlerin sanatsal değerinin olduğunu bazılarının ise olmadığı kabul edilmelidir. Herkes görüşleri konusunda haklı değildir. Sanatsal bir filmi ya da resmi anlamamak sizin eksikliğinizdir. Değerli olan şeylerin değeri size göre ya da ona göre değişmez.
Değerli olan şey kendinde değerlidir…

Birinciktir…

İnsanlara saygı duyulabilir ama insanların her görüşüne değil, çünkü insanların her görüşü saygı duyulabilir değillerdir.
Ve hayır Picasso gibi resim çizemezsiniz, dahası bunun hayalini bile kuramazsınız.


[1]Kemal, Y. (1974) Demirciler Çarşısı Cinayeti (Akçasazın Ağaları serisinin ilk kitabı)

[2]Deneault, A. (2016). Vasatlığın iktidarı (I. Ergüden, Çev.). İletişim Yayınları.

[3]Musil, R. (2014). Ahmaklık üzerine (Ö. U. Kılıç, Çev.). Aylak Adam

[4]Zinovyev, A. (1985). Homo sovieticus (C. Janson, Çev.). Atlantic Monthly Press.

Uğur Can Büyüknisan

1992`de Adana`da doğdu. Lisansını Çukurova Üniversitesi-İletişim Bilimleri bölümünde, yüksek lisansını Johannes Gutenberg Üniversitesi- Beşeri Coğrafya: Globalleşme, Medya ve Kültür bölümünde yaptı. Hala Almanya`da Mainz şehrinde yaşamakta.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu