Edebiyat

Rüya Artığı

Buralarda olduğum zamanların varlığına inanmak istiyorum, sarı sıcak renklerin tepemde dönüp duruşuna aşina olmak, kahır bakışları ve birkaç amansız andan ibaret olması manasız. Sorulan soruları cevaplamadım, üstelik tek bir sorum yoktu olanlara karşı. Nadiren isyan sokaklarında dolaşır, yeşilin dumanına hayretle bakardım. İnsan yara izlerinden tanınacak kıvamda değil genellikle. Kusurlarından tanınması olası fakat bizler saklanmayı ve saklamayı pek çok seviyoruz, kendimize ait olmayacak bu hayata olması gerekenden çok aldanıyoruz. Halbuki; yazık, kahır, elem ve nicesi acıklı anlarda kendimize, kendiliğinden sözler sarf ediyoruz.

Bir şekilde bir şeylerin günahına tanık olmak hayatımızın özeti.

Pek samimi değil, gerçek değil ve hep hiç. Olmayan zamanların hikayesini dinliyoruz. Sarayları yıkıyor, korkunç kaleleri inşa ediyoruz üstelik. Cinayeti benim işlediğimi biliyor ama susuyor olsa da, kimse bilmiyor. Bilmiyor evet, fakat ruhumun sıfır noktasından kan sızıyor, benim kanım değil ve pozitif akıyor. Bir olayı gerçekleştirmek gücüne sahip olduğumu sandığım sahte irademe, hüzünlü bir soru yöneltiyor. “Gerçekleşmesi mümkün olmayan hayallerimizin hayal kırıklığı neden içimizdeki arzuyu soldurması gerekirken daha da kamçılar ki?”

Bir soru, bir ihtimal cinayeti demekti. Çocukluğumun ellerinden tutacak kimse olmadığı için büyümeyi bekliyordum, büyüdükçe uzaklaşacağımı bilmeden kendimden. Kelimelerden ve mutlu ailelerden nefret ederdim ve odamda hep başka ayak izleri vardı, parmak izleri, kan izleri, ruh izleri, aşk izleri ve daha nicesine ev sahipliği yapıyordu odam. Aslına bakarsanız sıkış tepiş olmuştuk kalabalıktan, kapının altından sızıyordu gözlerimden akan yaşlar ve iki duvarın köşesine bir aşkı sığdırmaya uğraşıyordum. Elbette bende geniş ovaları, sonsuz denizi, uçsuz bucaksız yolları severdim. Aşkta severdi bunları, sıkışmak, kan dolu odada astım krizleri demekti. Bir kağıda şiir yazıp ikiye katladım, köşeye astım. Aşk kalsındı, mazeretim çok olmasa bile.

Bu olanlardan ona da bahsetmek istediğimde bana şunu söyledi; ” Ben, ” dedi.

Ben odamdan çıkamıyordum aslında, sırtımda bulunan parmak izlerinden herkesin haberi var diye düşünüyordum. Süslü değildi pek kandan yaptığım resimler, üstüne biraz ruh tozu serpiştirmiştim fakat yetmiyordu ona bunlar. Bir gün denizde karşılaştığım, dikenleri ayağıma batan bir hatırayı davet ettim odama, hiç bekletmedi ve düşünmeden geldi. Ufak bir sürpriz bile yapmış, rüyalarımda dolaşan ahtapotu getirmişti. Çok heyecanlanmıştım, aklımdan geçen yüzlerce soruyu yöneltmeye başladım. Fakat ahtapot kanların üzerinde gezindiği için korkunç bir renge büründü.

Pişmandım, odamdaki kan rüyamda öldürdüğüm ahtapotun ta kendisiymiş.

Artık korkularımdan yüzleşmek amaçlarında değildim, acılarındaydım. Cinayeti benim işlediğimi herkes biliyordu, aşk artık kurum dolu ciğerlerimden çıkmıştı, köşede, duvarda asılı duran şiire biraz bakıp bacadan kaçmaya uğraşıyordu. O’nu tutmak niyetinde değildi, beni alıp götürsün isteğindeydim ama nasıl sığacaktı gözlerim o karanlık, kurum dolu tozlu deliğe. Bedenim bir şekilde geçerdi, yıkayıp kuruturdum, asardım bir ipe kurtulurdum. Fakat gözlerimi kim ne yapacaktı.

Zaten, kanıtları temizlemem lazımdı. Beni kimse savunmazdı ve yargılanacağım denizlerin, ruhların, aşkların, kanların ve daha nice cinayetlerin nasıl işlendiğini anlatacak kadar güçlü bir dilim yoktu ve yetmezdi.

Son bir iyilik yapmalıydım kendime, köşeye kanı, kapıya ruhumu ve uykuma uyandığımı göstermeliydim. Ölüm, bileklerimden sana akmalı.

Ahmet

Ruhun karanlığından, savaşın başında ve kimyasal silahların ortasında doğan insan.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu