DenemeEdebiyat

Zeynep

Her sabah alarm sesiyle uyanan ben , bugün bir kızın ağlama sesiyle uyandım  . Biraz kulak kabarttığımda bu sesin üst kattan geldiğini anladım. Belki susar diye biraz bekledim ama yok gittikçe artıyordu . Yukarı kata çıktım ve kapıyı çaldım. Biraz sonra gözleri ağlamaktan şişmiş bir kız belirdi kapıda . Bu kız Elif ablanın kızıydı.  Annesi çok iyi kadındı ama bu kız duvar gibiydi.  Kimseye gülmez , kimseyle konuşmazdı. “Neyin var yavrum , iyi misin?” diye sordum .  Durdu gözlerimin içine uzun uzun baktı. “Kalbim sanki yerinden çıkacak gibi , ben çok üzgünüm . Bana yardım eder misin Ali abi?” dedi. Yalvarırcasına konuşuyordu. Yüzüne baktım acı dolu gözlerine. Sonra gözüm saate ilişti. Saat 6.40 tı.  Polis karakoluna gitmem lazımdı, ben bir polistim ve gerçekten benim yardımıma ihtiyacı olan insanlar vardı. Burda oturup bir ergenin saçma sapan dertlerini dinleyeceğime işimin başında olmalıydım. Merdivenlere dönerek kıza “İçeriye git uyu, kimseye de rahatsızlık verme. Kimse senin ağlamalarını dinlemek zorunda değil.” dedim. Daha sonra alt kata inip hazırlandım ve evden çıktım. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Karakola varınca ilk iş koltuğuma oturup yağmuru izlemek oldu. Yağmuru seviyordum çünkü insanlar yağmur yağınca herkesten sakladıkları o günahları bile kabullenmişcesine boyunları eğik yürüyorlardı. Yağmuru seyrederken Zeynep takıldı aklıma. Acaba o kadar sert konuşmayıp dinlesemiydim onu? Sanırım yanlış yapmıştım. Babasını küçük yaşta kaybetmiş annesiyle kalan bir kızdı. İlk defa benimle konuşmuştu, üstelik yardım istemişti. Ama dinlememiştim onu. Her neyse en fazla ne anlatabilirdi ki babası öldükten sonra bir kez bile ağlamamış olan Zeynep neye üzülüpte ağlayacaktı. Hem ben gerçekten yardıma ihtiyacı olanlara yardım etmeliydim. Saatler geçti  şu yağmuru seyredeli. Tek bir ihbar bile düşmedi telefona. Canım iyice sıkılmaya başladı  derken Kemal kapıda belirdi . Telaşlı bir şekilde “Abi sizin ev güneş mahallesi kumru sokakta değil mi?” diye sordu. “Evet Kemal ne oldu?” diye sordum. “Abi bir kız çocuğu intihar girişiminde bulunmuş, hemen gitmemiz lazım.” dediğinde Zeynep’in yüzü gözlerimin önünde belirdi. “Hayır Zeynep, bu sen olma ne olur Zeynep” diye fısıldadım daha sonra hemen çıktım odadan. O gün o eve gidene kadar adeta ayaklarım yerden kesildi de sanki uçarak vardım o kapıya. Kapı kırılmış, sağlık ekipleri yerde uzanan o kıza bakıyorlardı.  O kıza yani Zeynep’e. Neden bir şey yapmıyorlardı. Nedeni basitti işte kız ölmüştü. Zeynep’in yüzüne son defa baktığımda kanım çekildi. O acı dolu gözleri açılıp tekrar benden yardım ister, yalvarır gibi geldi gözümün önüne. O an tüm dünya durdu ve ben olduğum yerde tüm dünya ayaklarımın altından kayıp gidiyor gibi hissettim. Kemal kolumdan çekiştirip “Bak abi kız sanırım bir mektup bırakmış alalım şunu lazım olur.” dedi. O mektubu hızlıca aldım . Ve merdivenlerden koşar adımlarla inerken Kemal’e bunu kimseye söylememesini söyledim. Arabaya binip bu evden Zeynep’ten uzaklaştım. Tenha bir yere gelinceye kadar sürdüm. Şehrin dışında bir yerde durdurdum ve arabadan indim. Yağmur hâla yağıyordu. Umursamadım, benim şimdi ellerim titriyordu ama soğuktan değil. Ellerim titreye titreye yüreğim kanaya kanaya açtım o mektubu.
“Size bu mektubu duymadığınız ses tellerimi çiğneyerek yazıyorum. Sana, ona,  size, hepinize…
Bu satırlar her birinize son isyanım, son küfrüm. Bir insan nasıl öldürülür, nasıl öldürdünüz beni bilin isterim. Keşke ölmeden anlatabilseydim tüm her şeyi ama beni duymadığınızdan değil de duymaktan hatta görmekten kaçtığınızı farkettim. Keşke bende sizler gibi körü ve sağırı oynayabilseydim. O zaman bu hayat katlanılabilir olurdu.
  Aslında ölmeyi değil acılarımın bitmesini istiyorum. Ama her geçen gün bir yenisi daha eklenirken kalbime bu mümkün değil. Hiç kimseye olmasa bile anneme ve Mert’e birşeyler söylemek isterim.
    Annem, cennetten çiçeğim sen nereye dokunursan orada çiçek açar, sen ne tarafa gülsen oraya bahar gelir.  Ama sanırım benim dokunduğum yerdeki çiçekler soluyor, benim yürüdüğüm her yol uçuruma çıkıyor. Sanki nereye gitsem kendi lanetimi taşıyorum oraya. Sana bunu yapamam anne,  seni kendi varlığımla yoramam . Bugün değilse bile bir gün beni affet . En çok sana feryat etmem gerekirken sesim kısıldığı için affet. Yoksa kabrimde bile ağlarım.
   Mert, sol kaburga kemiğimi aç  bir köpek gibi çiğnemen, eksikliğimi arttırmaktan başka işe yaramadı. Oysa ki bu hayattaki sevdiğim her şey sendin. Sana çiçek bahçesiyken içimde çiçeklerden mezarlık yapmıştım. Sana umut verirken içimde o umutları toprağa veriyordum. Sana gülüyorken içimden ağlayıp toprağımı suluyordum. Ama farkettim ki seni çözmeye çalışırken beni boğan ipe bir düğüm daha atıyormuşum. Umarım herkese denizler verilir de senden bir yudum su esirgenir. İşte sen bana böyle hissettirdin. 
  Kolay mı sanıyorsunuz güvendiğiniz her yerden başınız eğik dönmeyi, sevdiğiniz herkesin gidişini izlemeyi? Sizin kolay sandığınız her şey benim bir organımı sökercesine acıttı canımı. Bu şekilde değil de bir başka zamanda, kendi ecelimle ölsem bile her birinize kırgın, biraz da kızgın gidecektim. Ama şimdi hayatım boyunca beni tek bıraktığınız, daha da dibine ittiğiniz o kara delik sizin vicdanlarınız da vücut bulacak.”
İşte mektubu böyle sonlandırmıştı Zeynep. Hiç kimseye bir şey söylemeden, herkese her şeyi söyleyerek gitmişti bu dünyadan. Ve ben ömrümün son günlerinde sizlere bu mektubu yazarken her yüzde, her yerde hâla Zeynep’i görüyorum. Ben yetmiş yaşına basmış Ali olarak hayatımın en büyük dersini o küçük kızdan aldım. “Bazen yardıma ihtiyacı olan insanlar imdat diye bağıramazlar.”

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu