Kitap

Gülüşümdeki Gözyaşlarım -1-

Yıl 2012, hangi ay bilinmez ama sıcak bir yaz ayı. Belki temmuz başları, belki temmuz sonları; kim bilir, belki de ağlayan bir ağustos günü…

Evimin kocaman bahçesinin keyfini çıkaramadığım o yaralı günler… Bazen vücudumdan bile ağır gelen alçının, sağ ayağımı dizime kadar kaplamış olmasının verdiği bıkkınlıkla kapı eşiğinde oturmuş önümde duran yan yana ekilmiş o iki erik ağacını izliyorum. İki ağacın arasında ise babamla birlikte kurduğumuz halat salıncak. Belki üç gündür belki de dört gündür boş bir şekilde bekliyor oracıkta.

Bir çocuk masumluğuyla izliyor olmalıyım salıncağımı. İçimi kaplayan sıkkınlığın gözlerimi dolduruyor olmasından daha çok bunalıyorum. O sırada kapının hemen yanında duran şeffaf, minik oyuncak topum ilişiyor gözlerime. Topu yere ya da duvara fırlattığınızda içinde yanıp sönen ışıklı bir mekanizma var. Ve gülen yüz şeklinde ufak bir top daha. O an içimdeki sıkkınlıkla o gülen yüzü almayı o kadar istiyorum ki…

Tahta kapının pervazından destek alarak ayağa kalkıp bir basamağı zıplayarak çıkıyorum. Bu alçının 4 gündür benimle birlikte olmasına bakacak olursak çabuk alışmışım gibi geliyor. Elimdeki ufak topu kesip içindeki o gülen yüz oyuncu alma isteğiyle sekerek mutfağa gidiyorum. Altı üstü on – on iki adımlık olan koridoru zorla geçip mutfağa ulaştığımda gözüme tezgahın üzerinde duran bıçak takılıyor. Birkaç adım daha sekip tezgah tutunduktan sonra bıçağı alıp topun kalın plastik yüzeyini kesmeye çalışıyorum.

Annem evde olsa ve yapmaya çalıştığım şeyi görse beni azarlayacağını düşünerek daha çok somurtuyorum. Plastiğin üzerinde de bir çizik bile bırakamıyor olmak daha çok canımı sıkıyor. O sırada bıçak, delmeye çalıştığım yerden kayıp parmağını kesiyor. Her şey öyle ani gelişiyor ki, nasıl olduğunu anlamadığım gibi acısını da hissetmiyorum. Parmağıma bakınca bunun hiç de önemsenmeyecek küçüklükte bir kesik olmadığını fark ediyorum. Parmağından süzülen kandan kesiğin boyutunu tam olarak fark edemeyince istemsizce, korkuyla çığlık atıyorum.

“Anneanne! Parmağımı kestim!” Belki 3 yıl önce anneannemle evlerimizi, bugün evde tek olup daha da panik yapmayayım diye birleştirmişizdir, kim bilir? Bazen isyan ettiğim şeylere böyle günlerde dua edince ve isyanlarım aklıma gelince kendimi kötü hissediyorum. Hangi kul mükemmel ki ben mükemmel olayım?, Yaptığım kötü bir davranışın farkına varınca Rabb’imden af diliyorum. Ama; belki uzun, belki kısa bir süre sonra o hatayı ya da benzerini tekrar yaptığımı fark ediyorum. Ve tekrar af diliyorum. Oysa günün birinde öğretmenimiz “Af dilediğiniz bir günahı bir daha yaparsanız ettiğiniz duanın bir anlamı olmaz,” demişti. İşte bunu bilmek daha da daraltıyor ruhumu.

Anneannem bahçede oturduğu koltuktan kalkıp gelene kadar sekerek koridorun yarısına ulaşıyorum. Hemen yanımızda duran çamaşır sepetinden eline gelen çorabı alıp parmağına sarıyor. Hissettiğim korkuyu atlatmaya çalışırken anneannemin yan komşuya bağırdığını duyuyorum ve bu biraz olsun kendine kendime gelmemi sağlıyor.

“Barış! 2 dakika baksana bize! Barış!!” Kısa süre sonra Barış ağabey koşarak geliyor. Arkasında da hiçbir zaman tam anlamıyla ısınamadığım karısı. Barış ağabey çorabı kaldırıp kesiğe baktığında yüzünü buruşturup “Bunun dikişe ihtiyacı var,” diyerek beni kucaklıyor. Anneannem eski model tuşlu telefonunu almış anneme ulaşmaya çalışırken Barış ağabeyin ağzından duyduğum kelimeler dehşete kapılmama sebep oluyor. Öyle çok korkuyorum ki, korkudan ağlayamıyorum bile. Sanki vücudum gözyaşı yerine kan kaybediyor damla damla.

Parmağından çorabı çekip üzerine pamuk koyacakları sırada kanların arasında beyaz parçacıklar görüyorum. -Sonrasında bunu anneme sorunca onların parçalanan etim olduğunu söylemişti.- İçimde bir şeyler gerim gerim gerilirken o an asla ama asla tıp ile ilgili bir meslek yapamayacağımı karar veriyorum.

Barış ağabey ve iki erkek kardeşi, eski model arabaları ile beni hastaneye götürüyorlar. Barış Ağabey yine beni kucağına alıp, kayıt bile yaptırmadan, pansuman odasına doğru ilerliyor. Okutucuya personel kartını okutup açılan kapıdan hızla içeri giriyor. Ayağımı alçıya aldıkları gün girdiğimiz odacığa girip başka bir kapıdan daha geçiyoruz. Burası bana çok soğuk geliyor ve ürkütücü. Barış ağabey bir kardeşini yanımda bırakıp kayıt işlemleri ile ilgilenmek için odadan çıkıyor. Etrafıma bakınmaya devam ederken yine kendimden geçecek gibi oluyorum. Bu odanın havası beni geriyor. Sedyenin yanındaki masanın üzerinde bulunan ameliyathane malzemelerini görünce tüylerimin diken diken olduğunu hissediyorum. İsimlerini bilmesem de o cisimleri daha önce gördüğüm için çok iyi biliyorum ve onların bir kere daha üzerimde kullanılacak olması düşüncesi yine içimde bir şeyleri gerim gerim geriyor.

Düşüncelerimin arasında boğulup gitmişken Barış ağabey yanındaki doktorla içeri giriyor. Yoğun bakım ünitesinde temizlik görevlisi ve bakıcı olmasına rağmen hastanenin her köşesindeki insanı tanıyan Barış ağabey doktorla samimi bir sohbet içerisindeyken doktor yüzüme bakmıyor bile.

“Neler yaptın bakalım delikanlı?” diyor doktor. İşte burada moralim iyice bozuluyor ve suratımı tamamen asıp tek kelime etmiyorum. Doktor sonunda dönüp yüzüme baktığında kız olduğumu görüyor ve kendi kendine gülüp belirsiz bir şekilde özür diliyor. Uyuşturucu iğneyi almak için demir masayı uzandığında Barış ağabey, annem ve babam gelene kadar beklemesini söylüyor.

Doktor, o masaya uzandığında ister istemez gözlerim oraya kaydığı için eski anılarım tekrar gözümde canlanıyor.

~

Kaç yaşında olduğunu hatırlamıyorum ama sanırım ana okul çağları ya da ilkokulun başları. Kafamda net olan tek şey yaz tatil olması. Bademcik ve burun ameliyatı olacağım. Yine aynı hastane, farklı olan tek şey bulunduğumuz kat sanırsam. Hemşire ameliyatta giyilmesi gereken steril kıyafetleri getirip anneme veriyor. Doktor ameliyatın yarım saat süreceğini söylediği için bunun basit bir işlem olduğunu düşünmeye başlayan annem rahat görünüyor. Bense içten içe, kara kara düşünüyorum. 6-7 yaşlarındayım, daha hayatın baharı bile denemez ama ölümden korkuyorum. İlk defa, o yaşta yüzleşiyorum ölümün soğuk nefesiyle. Hemşire ve asistanlar beni almaya geldiğinde minicik ellerimi gizleyerek açıp dua ediyorum.

“Allah’ım lütfen ölmeyeyim, lütfen ölmeyeyim, lütfen…”

Beni bir sedyeden diğerini aktarıp odadan çıkarıyorlar. Etrafıma bakınca annem ve babam haricinde tanıdık kimseyi göremiyorum. Oysa hepsinin burada olduğunu biliyorum: anneannem, babaannem, dedem, dayım… Masum gözlerle etrafı izlerken korku ile titriyor ve dua etmeye devam ediyorum. Sonunda ameliyathanenin kapısına yaklaştığımızda aradığım o yüzleri görüyorum. Hepsinin gözleri yaşlı, dayımın bile… İşte tam o an “Acaba çok tehlikeli bir ameliyata gireceğim de benden mi saklıyorlar?” diye düşünüyorum. Benim de gözlerim doluyor ama korkumu görmesinler diye gözyaşlarımı içime akıtıyorum.

Ameliyathaneye girdiğimizde hiç tanımadığım insanlarla baş başa kalıyorum. Önce bir adam koluma serum takıyor. Sonra bir hemşire serumun içine iğne ile bir şeyler enjekte ediyor. Suskun ve korkak gözlerle izliyorum olanları. Serumu takan adam bana bir şeyler söylüyor ve ben de belli belirsiz cevaplar veriyorum. Ama ne duyduğumdan ya da ne söylediğimden emin değilim. İşleri bittiğinde beni ameliyat olacağım kısıma getiriyorlar. Bütün herkes – sanırım 7-8 kişi- sedyenin örtüsünü tutuyor, bir adam saymaya başlıyor.

“Bir, iki, üç.” Ve beni olduğum yerden kaldırıp ameliyat masasına koyuyorlar. Herkesin gözü benim üzerimde. Annemi ve babamı istiyorum ama ağzımı açıp tek kelime edecek gücüm yok. Sanki bir şey çenemi kilitlemiş gibi. Korkum biraz daha büyüyor. Doktor bana bir şeyler söylüyor ama ne söylediğini duymuyorum. Tepemde kocaman bir ışık yanıyor, gözlerim o ışığa odaklı ve ilerleyen dakikalarda konuşulan cümleler arasında tek bir cümleyi idrak edebiliyorum.

“Şimdiye kadar uyumuş olması gerekiyordu.” Bir süre sonra bütün anılarım kayboluyor. Simsiyah bir boşlukta buluyorum kendimi.

~

Anne ve babamın içeri girmesiyle anılarımdan sıyrılıp gerçeğe dönüyorum. Annem parmağımı görünce bayılacak gibi olduğundan dolayı dışarı çıkıyor. Doktor tekrar masaya uzanıp uyuşturucu sıvıyla dolu iğneyi alıyor. Babam dibimde durmuş bakmamam için gözlerimi kapatırken Barış ağabey oynatmamam için elimi tutuyor. Doktorun iğneyi parmağıma değdirdiğini, batırdığını hissediyorum; ufak bir çığlık atıyorum. Babam beni sakinleştirmek için gülerek dalga geçiyor.

Uyuşturucu sıvının etkisini göstermesini beklerken doktor, babam ve Barış ağabey ile sohbet ediyor. Sessizce onları dinliyorum. Şok geçiriyor olmalıyım ki, benim hakkımda konuştuklarını bilmeme rağmen söyledikleri hiçbir şeyi idrak edemiyorum.

Yaklaşık olarak beş dakika geçiyor aradan. Doktor, tıbbi olarak adını bilmediğim ama parmağımı dikmek için kullanacağı iğneyi alıyor eline. Korku ile açılan gözlerimi hızlıca kapatıyorum. İğneyi tenime batırışını hissediyor gibiyim ama hissetmiyorum da. “Acıyor” diye bağırdığımda doktor geri çekiliyor. Sıvının etkisini göstermiş olduğundan fazla emin olduğu için bu acıyı psikolojik olarak hissettiğimi düşünüyor. -Ki ben de öyle düşünüyorum- Beni rahatlatmak adına bir doz daha uyuşturucu enjekte ediyor. Birkaç dakika daha bekleyip parmağımı dikmeye başlıyor. Ufak, çok ufak şeyler hissediyorum. Acı değil bu; uyuşma, karıncalanma gibi bir his.

İşini bitiren doktor gülümseyerek geri çekilip geçmiş olsun dileklerini dile getirdikten sonra odadan çıkıyor. Ve bütün bu aksiyon burada son buluyor, sakince evimize dönüyoruz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu