Dizi&Film

”Bir Başkadır” Ne Kadar Başka ?

Netflix’te çıkış yaptığı tarihten itibaren hakkında çokça konuşturan dizi ‘’Bir Başkadır’’ hakkında konuşacağım bugün,  bana kalırsa dizi o kadar da başka değil. Aksine benim her gün gözlemleyebildiğim geleneksel ve çağdaş Türkiye’nin zıt kutuplarını ele alıyor. Eleştiri yapmayı diziyi övmek sanan çokça insanın yorumlarını okuduktan sonra “Neden ben de yazmayayım ki?” Dedim. Sonuçta ben de amatör bir yazarım. Bu sabah Hıncal Uluç’un Sabah Gazetesindeki köşe yazısını okudum. Onun da yazdığı gibi, bu diziyi kısa sürede bitirmemin sebebini ‘’Merak kediyi öldürdü’’ olarak açıklayabilirim sanırım. Dizinin karakterlerinin kendi içinde bile tutarlı olmadığını fark etmişsinizdir, mesela Ali Sadi Hoca emekli bir imam olmasına rağmen cami bahçesinde hep yalnız başına oturuyor aksine eğer cemaat kavramını doğru işleselerdi Hoca’nın hiçbir zaman yalnız kalmadığını bilirlerdi.

Hilmi karakterine Jung okutuyorsunuz ama karakterde bunu sürdürebilen başka bir özellik yok çok eğreti duruyor. Sevdiği kadını görmeye (Meryem) yırtık çorapla gidiyor mesela, olacak iş değil.

İkinci olarak da Ali Sadi Hocayı bahçede yalnız otururken elinde tespih çekerken görüyoruz, imamlar zaten meslek hayatları gereği cami ’de tespih çektikleri için kendi hayatlarında tespih çekmezler, nereden mi biliyorum? Çünkü gözlemliyorum hem de yakın çevremden. Ruhiye dizide de geçtiği gibi majör depresyon geçiriyor ancak nedense köye bir gidip geliyor ve tamamen iyileşiyor adeta pamuk oluyor. Bunun da gerçekle hiçbir tutarlı yanı yok, yahu insana demezler mi bu kadın daha geçen hafta kendini kesti diye. Bu ne perhiz ne lahana turşusu? Öbür taraftan Meryem ve Yasin adlı iki kardeşin anne ve babasıyla alakalı bir cümle geçmiyor. Büyük ihtimalle oturdukları o iki katlı ev aile yadigârı ama aile hakkında hiçbir bilgi yok, eğer olsaydı karakterleri daha kapsamlı tanırdık diye düşünüyorum keza Ruhiye’nin de ailesi hakkında bir bilgi yok, o kadar oğluyla beraber köye gidiyor ama ailesini görmüyor bile. Hıncal Uluç’un yazısında şöyle diyordu ‘’Kusur, Berkun Oya’nın hem yazar, hem yönetmen olmasında.. O bitmez tükenmez monologların kelimesine kıyamamış..’’

Dizi susma sahnelerinden oluşuyor, eğer sıkılmadan izleyebileceğimiz bir uzunlukta olsaydı dizi muhtemelen 1,5 saatlik uzunluğunda akıcı bir film olurdu. Ama Berkun Oya yazdığı hiçbir kelimeyi kesmeye kıyamamış. İyi bir yönetmenin elinde kesip biçilerek daha akıcı bir dizi olurdu diye düşünüyorum.

Daha yazacak çok şey elbet bulunur ama benim tek demek istediğim şey şu ki, daha yeni mi aklınıza geldi? Toplumun bu denli yaralı noktaları yıllardır kanıyor ama siz en risksiz biçimde dizi yapıyorsunuz bence bu dizi zaten ayrımcılığın farkında olan, uzlaşmacı seküler kesim’in  ilgisini çekti. Zaten Peri gibi olan topluluk bu diziyi izlemeyecek bile, izlese de ‘’Aaa bak biz ayrımcılık yapıyormuşuz bir daha yapmayalım.’’ demeyecek. Bu dizi Cansu Canan Özgen’in dediği gibi biraz Cihangir kafası. Uzlaşmacı seküler kesim ve muhafazakar çağdaş kesim bu diziyi göklere çıkardı, zaten tek izleyici kitlesi de onlardı. Bu dizi bana bilmediğim bir şeyi katmadı, sadece etliye sütlüye karışmayan medyanın en risksiz biçimde ‘’Hadi tutacak bir dizi yapalım.’’ dediğini gösterdi. Kamera açılarına şarkı seçimlerine diyecek sözüm yok, zaten benim sinema alanında eğitimim de yok. Bu yüzden kendi sınırlarım içinde bu diziyi yorumladım. Buraya kadar okuduğunuz için teşekkürler. Sağlıklı ve ayrımcılığın olmadığı günlerde buluşmak üzere…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu