Hikaye

Pavyon ve Çerez Hırsızı

Sene 2014.

Sergi açmak için birkaç arkadaş, birkaç da hocamızla İstanbul’a gitmişiz. Zaman Gazetesi’nin oralarda bir pansiyonda kalıyoruz. Gece yarısı uyku tutmamış, oturmuş Cansu’yla varoluşsal sohbetler ediyoruz. İlişkimizin temelini tartışmalarımız oluşturduğundan dayanamayıp yine tartışmışız Hegel’in görüşleri mi Platon’unkiler mi 21. yy estetik anlayışına daha uygun kaçıyor diye.

Derken kafam atıyor çıkıyorum pansiyondan, yürüyorum çevre yolunda götümde şort ayağımda terlikle. Gidip iki bira alayım, içelim, aramız düzelir kafasıyla tekel bayi arıyorum.

Ya akşam 10’dan sonra alkol yasağı yeni gelmiş ya da uzun süredir Diyarbakır’da olmaktan yürürlüğe girmiş bir yasak görememişim henüz. Bir süre yürüdükten sonra bakıyorum ki açık tekel bayi yok, bira logosu gördüğüm ilk mekana yöneliyorum.

Zebellah gibi iki herif duruyor kapının önünde.

Çok muhattap olmak istemediğimden direkt “Şişe var mı?” diyorum, “Dışarıya satış yok, içeride içebilirsiniz. ” diyor bıyıklı olan. O kadar yol yürüdüm, bari ben içeyim deyip giriyorum içeri..

Daracık merdivenlerden iki kat çıkıyorum, ben çıktıkça bir müzik sesi geliyor inceden. İç kapıyı açınca o ince müzik sesi dumanla birlikte bir anda şırraak diye çarptı yüzüme. Ben daha dumandan ne olduğunu anlayamadan iki kadın girdi koluma, yürüyoruz. Ulan dedim en azından ne dediklerini duyayım, teras ilişti gözüme, adımlarımı terasa doğru çevirip bomboş terastaki alelade bir masaya oturdum. Ben oturduğum anda o iki kadın yok oldu birden. Derken bir adam geldi elinde üç çeşit çerez tabağıyla, bıraktı gitti çerezleri masaya ben arkasından “Bir bira!” diye bağırırken. Derken biram da geldi, ben biramı içip “Ulan ne güzel mekan; ilgileniyorlar, ikram olarak çerez getiriyorlar… ” diye düşünürken başladı bende düşmeye bir jeton: Burası neresi..

Pub’a benziyor ama aşırı kalitesiz canlı müzik var, kadınların da adamların da hepsi 45 yaş ve üzeri. Ve herkes ya göbek atıyor, ya birbirinin kucağında. Derken ağır adımlarla, topuklu sesiyle birlikte bir cismin bana doğru yaklaşmakta olduğunu fark ettim..

50-55 yaşlarındaki aşırı makyajlı, keskin ter ve parfüm kokulu, ten rengi külotlu çoraplı buruşuk etli o kadının bana gülümseyerek attığı her adımda yavaş yavaş jeton düştü bende…

Burası bir pavyondu ve ben cebimde 50 lira, ayağımda terlik, götümde şortla, telefonum pansiyonda şarja takılı vaziyetteyken İstanbul’da bir pavyonda tek başımaydım. O sırada aklımdan geçen tek şey Metin Üstindağ’ın “Ne kadar asfalt dökülse de yollara, bir kadın kötü yola düşer yine mutlaka” dizeleri değil, Allah belanı versin Cansu’ydu.

Derken kötü kokulu buruşuk kadın karşıma oturup ilk cümlesini sarf etti:

“Oo.. Hoş geldin yakışıklı şey.. ”

Kadının kötü niyetli olduğu henüz ilk dakikadan söylediği yalanlardan belliydi. Ben o yaşlarda yakışıklı bir şey değildim ve güzel kadınlardan bunun farkına varacak kadar tokat yemiştim bazen metaforik bazen de alenen dışavurumcu bir şekilde. Bu kadın kötüydü, güçlüydü, çok görmüş geçirmişti ve kötü kokuyordu, çok kötü. Sesi bile adeta “Benim belalım mahpusta yatıyor.” der gibi geliyordu kulağa. Böyle yüce bir varlık karşısında bütün masumiyetimi, böbreklerimi ve dahi götümü kaybetmem an meselesiydi. Bir şeyler yapmalıydım… Bugüne kadar hep “Hazırcevap ve komik, orta boy penisli çirkin çocuk” olmuştum ve bunun seks hayatımın aksine ilk defa işe yarayacağı, en doğru ortamdaydım.

Bir yandan korumaları kesiyor, bir yandan adisyonun ne kadar girebileceğini hesaplıyor, öte yandan kadının geceden leğende unutulmuşçasına buruşuk boynuna bakmamaya çalışırken beri yandan ise en az kayıpla en iyi şekilde götü nasıl kurtarabilirim onu düşünüyordum. B Planı’mı yapmıştım, ikinci katta ve terastaydım. En kötü ihtimalle girişteki iki korumanın üstüne terastan atlayıp çıkan kargaşada “Vöhaleyy” diye topukları göte vura vura kaçacaktım.

Derken, o ampül yandı kafamda ..

Kadın bir süredir bana iltifatlar yağdırıyor, biramdan içip çerezimden otlanıyordu. Bunu görmek sert yüzümü takınabilmem için iyi bir motivasyon kaynağı olmuştu. Sonraları adımla bütünleşecek olan o tek kaş havada ters bakış işte tam da burada, gece 2’de İstanbul’da bir pavyonda doğuyordu.

Göz göze geldiğimiz ilk an kadın sustu, ne diyeceğimi merakla beklerken ağzına bir çerez daha götürmekten geri durmuyordu. Başlarda biraz daha beklersem ter kokusunun da susacağını düşünsem de edebiyatın dahi bu kokuyu bastıramayacağına kanaat getirince dolgun dudaklarımı hafifçe aralayıp, geri dönüşü olmayan o yola ilk cümlemle girdim:

“Genç yok mu ?..”

Buruşuk kadın aval aval suratıma bakarken ipleri bırakmamak için sorumu yineledim: “Daha genci yok mu bu içerideki karıların?”

Kötü kokulu buruşuk kadın öylesine şaşırmıştı ki bir an için çerezlerimi yemeyi bıraktı. Yalnızca ilk harfi kekeleyerek “B.. Buluruz.. ” dedi. İçeridekilerin yaş ortalamasından, böyle bir mekanda cinsiyet ayırt etmeksizin genç yaştaki tek geri zekalının ben olduğumdan o derece emindim ki, kadının cevabı karşısında bir an için şaşırdım. Bu şaşkınlık henüz geçmemişti ki kötü kokulu buruşuğun elini havaya kaldırıp bir işaret yaptığını gördüm. Ben henüz başımı içeri doğru çevirmemiştim ki kötü niyetli bir kadın daha yanımda bitti: “Afiyet olsun aslanım…”

İşler benim için giderek zorlaşıyordu. Gelen kadın otuzlarındaydı, güzel kokuyordu ve alenen o da yalan söylüyordu çünkü ben ne birine aitken ne de biri olmaksızın aslan olamayacak kadar çirkin olduğumun farkındaydım. Adrenalinimin tavan yaptığını hissedebiliyordum. Konuyu uzatmaya da, birkaç çerezimi daha feda etmeye de hiç niyetim yoktu. Güzel kokulu, hoş bacaklı otuzluğun elleri omuzlarımdayken hiç beklenmedik bir hışımla kötü kokulu buruşuk çerez hırsızına dönüp, sesimi de bir tık daha yükselterek “Daha genci yok mu?” dedim. İkisi de durmuş bana bakıyorlardı. Muhtemelen ikisinin de kafasından aynı şey geçiyordu: Bu çocuk çirkin olduğu için mi bu kadar ciddi görünüyor yoksa ciddiyet bir insana bu kadar mı yakışmaz..

Derken hoş kokulu otuzluk bana tavır aldığını belli edercesine nefis kalçalarını suratıma suratıma sallayarak hızlı adımlarla yanımdan uzaklaştı. Kötü kokulu buruşuk hiç beklemediğim bir şekilde yerinden kalktı, tek çerez dahi almadan içeri gitti. Ben B planını devreye sokmanın tam sırası mı acaba diye düşünürken kötü kokulu buruşuk kadın tekrar çıka geldi, yanında başka bir kadın ile…

Bu defa gerçekten de genç bir kadın ile gelmişti. Kadın o denli genç ve güzeldi ki bacaklarına kadar güzel koktuğu yüzündeki gülümsemesinden dahi belliydi. Ben henüz reşitliğime doyamamış, İstanbul’a yanımda getirdiğim kültür şokunun etkisini atlatamamışken, üstüne bir de bir gecede bu kadar çok bacağı bana doğru yürürken görmek ileriki yaşlarımda estetik anlayışımda bacağı bacak olmaktan ayrı bir noktaya taşıyacak; bir olgu, bir sevda haline getirecekti. Kadını öylesine beğenmiştim ki bilincim kontrolü testislerime bırakıp tüm planımı unutacağımı fark etmiş, beni kendinden ayırıp bir kenara atmış, güçler birliği ilkesiyle mutlak kontrolü eline almıştı. Bu darbe sonucu bensiz hareket eden bilincim bir hışımla bedenimi ayağı kaldırmış ve kötü kokulu adi çerez hırsızına ” SANA GENÇ DİYORUM GENÇ! LASTİK GİBİ KARILARI GETİRİP DURMA BANA! BEN ŞİMDİ GİDİYORUM, YARIM SAAT SONRA KAPININ ÖNÜNE GELECEM ARABAYLA. BUL GETİR KARIYI! ” şeklinde bağırmama yol açmıştı. Kadın şaşkınlığını saklama gereği duymadan “Ama.. Dışarıya gönderemiyoruz..” derken göt korkusundan bilincimi tamamen yitirmiş durumdaydım : “PARASIYLA DEĞİL Mİ ULAN ! TATAVA YAPMA SENİ DE KOYARIM ONUN ÜSTÜNE!”…

Ne kadar ciddi olduğumun iyice anlaşılması için oluşan sessizlikte yedi saniye bekledikten sonra “Eeh,çekil! ” diyerek içeri doğru yöneldim. Kasaya yaklaştığımda fark ettim ki müzik durmuş, ben desibelimi gittikçe arttırmışım ve herkes terliklerime bakıyor. Tam da işte o an öylesine korktum ki korku bu kez beni değil bilincimi alt etti ve “Hadi bakalım Elyesa, şimdi ne bok yiyeceksin?” sorusuyla baş başa buldum kendimi. İçinde bulunduğum durumun tekrar farkında vardığımda kasaya gelmiştim. Ellerimin titremesini saklamaya çalışırken fark ettim ki bir kaşım havada hala, farkında olmasam da hala sert görünüyorum. Cebimdeki tek banknotluk o 50 lirayı çıkarıp kasaya koydum adisyona dahi bakmadan, sert adımlarla kapıya doğru yöneldim.

Çook sonradan fark ettim ki o kapıdaki iki izbandut bana kapıyı açmak için benden öne geçmeye çalışıyorlardı o kısa mesafede. Gel gör ki ben o an bu hareketi “Aha şimdi ağzıma sıçacaklar ” şeklinde yorumlayıp korkudan “ÇEKKİLİN LAAAAĞNN!” diye bağırarak kapıyı kendim açıp koşa koşa merdivenleri inmeye başladım. Beni öyle koşar vaziyette gören iki izbandut da bu işte bir piçlik var deyip takıldılar peşime. O güzelim plan, o racon kesmeler, o karizma hiç var olmamışçasına bir anda yok oldu ve arkadaşlar, ben terlikleri götüme vura vura hiç durmadan yarım saat boyunca pansiyona kadar koştum. Peşimi ne zaman bıraktılar, dönüp bakmadım bile. Pansiyona varınca dahi hızımı azaltmadan koşa koşa odama çıktım, banyoya girdim. Tüm bu yaşananların stresi boşaltım sistemimi öyle çalıştırmıştı ki ömründe götü klozet görmemiş olan ben, alaturka tuvalet bulmak için o ana kadar İstanbul’da camiye giden ben, bir tabumu daha yıkıp ilk defa bir klozete neticemi değdirdim. Üzgündüm, korkmuştum ama en çok da sinirliydim. O pavyondan götü kaybetmeden bir şekilde kurtulmuştum belki ama klozet bekaretimi kaybetmeme sebep olan Cansu’yu asla affedemeyecek gibiydim…

Yine de tüm bu yaşananlar bana ders oldu, hayatımın geri kalanında o günü her klozet gördüğümde hatırladım ve çok değil, tam bir sene sonra yetenek sınavı için gittiğim Ankara’da yine pavyona düştüm ve bu kez tam dört gece oradan çıkamadım. Kaderin küçük bir oyunu olarak pavyonun bütün tuvaletleri klozetti ve ben dört gün boyunca o klozetleri kullanmakta zorunda kaldım. İşte o gün, Cansu’yu affettim.

elyesabytheway

Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü mezunu, yazar-çizer.

İlgili Makaleler

6 Yorum

  1. O resim sergisini hatırlıyorum. Bileklik almıştın kendine çeşit çeşit. Bileklik takıntın vardı.

  2. Geri gelmesi mümkün olmayan, hatırlanmamalı. Geçmişi taşımak omuzlarına yüktür. Hem, nereye kadar taşıyabilirsin ki?

  3. Bahsi geçen ve taşıdığını söylediğin o geçmiş, yani yükün, onu özlüyor musun? Dağınık odan gibi aynı, dağınık saçların geliyor aklıma. Hala öyleler mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu