Hikaye

İki İnsan Bir Fotoğraf

Suat amca, sisler sokağın 2. katında, babasından kalma bir evde tek başına, içine girmeye herkesin cesaret edemediği bir evde yaşıyordu. Tek başına kalanların, kalmak zorunda olanların, bırakılmışlıkların, unutulmuşlukların, evlatsızlıkların evine girmek çok zordur çünkü. Çok kalabalıktır oralar, çok seslidir. Hem herkes vardır hem kimse yoktur. Duvarlarından, vazolarından, çiçeklerinden, resimlerinden, vitrininden anı akan bir ırmağın içinde boğulma hissi uyandırır insana. Tek kalmışlık sarıdır. Bir tek kalmışın, evine girdiğinizde her şey rengarenk olsa da, çıktıktan sonra hatırlayacağınız tek renk sarıdır. Güneşin bütün anıları aydınlatması gibi, bu sarılık da tüm anıları aydınlatır, hayat verir, kirpik ile göz arasında yıllarca bitmeyecek bir film gibi oynatır durur anı mahkumunun bedeninde.

Necla teyze bundan 5 yıl önce bir gece vakti, kalp krizinden vefat etmişti Suat amcanın gözünün önünde. Suat amcanın kalbinde hep krize yol açacak, bütün duygusal eflansyoları, iflasları, batmışlıkları, yeniden kalkamayışları hissettiği andı o an. Nefesin sesiyle, nefessizliğin çığlığı arasında kalmıştı Suat amca. Kendisi ile Necla teyze arasında, gelecek ile şimdi, şimdi ile geçmiş, fotoğraf ile yüz, kalbi ile kalp arasında sıkışıp kalmıştı. Ölüm insanda, yokluk hissinden çok sıkışmışlık hissi uyandırıyordu belki de. Bundan dolayıdır belki birisi öldüğünde, ahşap işkencesi gibi kafamızı ellerimiz arası alırız ve kalbimize bastırırız.

Necla teyze sanki kendisinin daha önce vefat edeceğini, ölüm meleklerinden haber almış gibi, hiç yoktan yere, hiç zamanı değilken bir öğlen vakti Suat Amca’ya dönerek: “Suat ben ölürsem…”. Bu cümle duyulduğu anda, ömrün artık geriye doğru sayıldığı evlerde, ölüm artık biyolojinin konusu olmaktan çıkar ve geri kalan her şeyin konusu olur. Suat amca bu cümleyi duyar duymaz, elinde ocaktan yeni aldığı çay bardağının buz kestiği, masanın 7.6 şiddetinde bir depremle sarsıldığı, duvarların yıkıldığı, bütün anıların hızla bir enkazın altında kalıp, kurtarılma umuduyla bağırdıklarını hissetti o an. ”Necla ne olursun bahsetme şundan” diyerek, oynamak istemediği oyuncakları masanın üzerinden yere atan bir çocuk edasıyla kapatmaya çalıştı konuyu. Necla teyze bir devrimci duruşu ve bir devrimci yürüyüşüyle tekrar yürüdü sözün üstüne. “Suat ben ölürsem, vitrinin atlında duran, şu plakları ve fotoğrafları görüyorsun demi? “. Suat amca “Evet” deyip, başka bir söz söylemenin israf sayılacağı bir tonda bitirdi konuşmasını. ”Seninle olan o fotoğraflarımızı, ikiye keseceğiz ve ne zaman beni özlersen, bana kavuşmak, benimle birlikte olmak istersen, yıllardır birbirine hasret iki kavuşamamış sevgili şefkatiyle birleştireceksin onları. Ve ne zaman, sesimi duymak istersen, o hep dinlediğimiz, artık sanatçının değil de bizim eserimiz olan, sanatçının değil de bizim sesimiz olan o gençlik şarkılarımızı dinleyeceksin” dedi. Hüzne bir kez boyun eğerseniz, ondan sonra gelen her şeyi kafanız önde karşılarsınız. Suat amca da bu hüzünden sonra, Necla teyzenin söylediği her şeyi, bir aşk kışlasının en cesur askeri gibi bir bir yerine getirdi. Artık vitrinin altında, kavuşmayı bekleyen bir çift, beraber şarkı söylemeye hasret iki ses vardı.

Suat amca aradan geçen 5 yıla rağmen, ne fotoğraflara dokunabildi, ne plaklara. Bırak fotoğraflarla plakları, vitrin ile göz göze gelmekten bile korkuyordu. Bütün ev Necla teyze olmasına rağmen, insan anılarla yaşamaktan yorulur, üzülür belki de ama insan anılarla kolay kolay göz göze gelemez. Çünkü anıların gözü, bütün cesaret damarlarınıza birer jilet atar daha siz ilk adımınızı attığınızda.

Mahalleli Suat amcanın yaşadığını, her gün aldığı mandallardan bilirdi ama bu mandallarla ne yaptığına dair hiç kimsenin en ufak fikri olmadığı gibi, bunun nedenini sormaya da en ufak cesareti de yoktu kimsenin. Her gün bıkmadan, yılmadan “daha yumuşak bir mandal” var mı diye sorardı Suat amca.

Nalbur Hamdi, dükkanın önünde çay içerken, berber Hasan’ da geldi yanına oturdu. ”Hasan” dedi Hamdi, “Suat amca kaç gündür ne gelip mandal soruyor, ne de gelip mandal alıyor. Bir şey olmuş olmasın adamcağıza”. Hamdi ile Hasan yanlarına bir çilingirci de alarak Suat amcanın kapısına dayandılar. Dakikalarca vurdukları kapının ardından gelen tek ses sessizlikti. Çilingirci hızlı bir el hareketiyle kapıyı kıskıvrak açıverdi. Hamdi ve Hasan bir kuş ürkekliğinde evin içerisinde Suat amcayı ararken, vitrinin önündeki iki kişilik koltukta buldular Suat amcayı. Pikapta Zeki Müren’den “Elbet Bir Gün Buluşacağız” elinde Necla teyze ile olan, mandalla birleştirilmiş bir fotoğraf ve diğer elinde “Umarım mandal kalbini rahatsız etmemiştir Necla” diye bir not…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu