DenemeEdebiyat

Tanımıyorlar

Saatler geçiyor. Yelkovan yine akrebi kovalıyor. Daha fazla zaman kaybetmeden işe koyulsam iyi olacak…

-Öğle Arası-

Saate bakıyorum, hala vaktim var. Yemek yemek için geldiğim restoranda kendime bir kahve söylüyorum ve garson restoranın kafe bölümüne geçmemi söylüyor, geçiyorum da ancak oturacak yer yok. Zarif bir hanımefendi bana uzaktan elini uzatıyor yanına gidiyorum, yer yoksa yanına oturabileceğimi söylüyor. Teşekkür ediyorum ve oturuyorum. Çok zaman geçmeden kahvem geliyor. Kahvemden bir yudum alıp saate bakıyorum. Tekrar bir yudum ve tekrar saate bakıyorum. Bu işlemi çok fazla tekrar etmiş olmalıyım ki beni masasına kabul eden hanımefendi birini mi beklediğimi, randevum varsa kalkabileceğini söylüyor. Ne kadar nazik bir bayan diye geçiriyorum içimden. Hayır diyorum işe gitmem gerekiyor yapmam gerekenler var saati kontrol ediyorum. Sohbet böylece başlıyor (hayatımı değiştireceğini o an bilmediğim sohbet). Günlük yaşantımızdan bahsediyoruz. Hanımefendi gibi sesi de çok hoş. Dünyanın en güzel operasını dinler gibi hissediyorum o konuşurken. Benden ona günlük bir rutinimi anlatmamı istiyor, anlatıyorum. Dinlerken yorulduğunu ve benim her gün buna nasıl dayandığımı soruyor. Durdum, düşünme gereksinimi duymadan bu dünyada kaliteli yaşam sürebilmek için feda etmem gerekenlerle ilgilenmediğimi söyledim. Güldü, gülmesine şaşırdım ama güzel gülüşüne başımı eğerek tebessüm ettim. Vaktim varsa sohbet etmek istediğini söyledi, saate bakıp cevap verirken eliyle saatimi kapatıp, Anladım vaktiniz var dedi. Bu güzel hanımefendi için patrondan biraz azar işitsem pek de bir şey kaybetmem.

Sohbet ederken zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmamışız. Hanımefendi giderken her gün aynı saatte buraya geldiğini söyledi. Anladım bu bir gizli randevuydu. Ama o an bunu düşünemedim çünkü gerçekler beynime akın ediyordu adeta istila edermiş gibi.

Düşündüm her sabah akrep 6’yı gördüğünde gözlerini açıp yataktan kalkmak, her sabah istisnasız, takım elbise kravat ve pantolon giymek, yine her sabah istisnasız, işe gitmek dosyaların başında saatler geçirmek ve akrep akşam 8’i bulduğunda işten çıkıp eve gitmek. Yetişmeyen işleri evde tamamlamak ve en son 2 aylık maaşımı yatırarak aldığım ipek pijama takımlarını giyerek yatmak.

Her gün aynı rutin. 24 saatini aynı şeyleri yaparak geçirmek. 7 gün 24 saatini, 52 haftanı 365 gününü. 45 yıllık hayatımı nasılda ziyan etmişim. Bir an önce yarın olsun istiyorum. Sabah işe gitmek hiç içimden gelmedi sanki artık işe ihtiyacım yokmuş gibi hissediyorum. Kendimi zorlaya zorlaya işe gittim. Danışmada ki kız patronun beni odasında beklediğini söyledi. Yokluğumu bu kadar çabuk fark etmez sanıyordum. Odasına gelince kapıyı tıkladım tok ve gür sesiyle “Gir.” dedi.

Yaklaşık 45 dakikadır azarlanıyorum ve benim aklım hala dünkü güzel hanımefendide. Acaba bugün de gelir mi? Her gün geliyorum dedi ya gelir illa ki. Odama geçiyorum bir farklılık var sanki aldırmıyorum işime başlıyorum.

Öğle arası bugün gelmek bilmedi sanki. Yaptığım çeviriyi bir kenara bırakıp hemen restorana gittim. Hanımefendi yine dünkü masada oturmuş yeşil çayını yudumluyor. Bu sefer yemek yemedim ve direk kafe bölümüne geçtim. Kapıda hanımefendi ile göz göze geldik. Yine o muhteşem gülümsemesini takındı yüzüne. Masaya geçtim gelen garsona bir kahve siparişi verdim ve yine sohbete başladık.

Saatler geçiyor, yelkovan yine akrebi kovalıyor. Daha fazla zaman kaybetmeden işe başlasam iyi olacak. Odam da bir değişiklik var ama bulamıyorum. Dosyalar birikmiş artık eski hızımla ve isteğimle yapamıyorum işimi. Önce fazla mesaiye kalıyorum yetişmiyorlar, mecburen eve götürüyorum. Artık okumaktan gözlerim, çevirmekten beynim yazmaktansa parmaklarım ağrıyor. Bitti.

Saate bakıyorum yeni güne geçeli 2 saat olmuş. Artık uyusam iyi olacak diye düşünüyorum. Odama gidip ipek pijamalarımı giymeliyim. Oda değiştirmek gözüme çok yorucu geliyor o an ve çalışma odamdaki koltukta kıvranıp uyuyorum.

Gözlerimi açıyorum, tekrar kapanıyorlar. Göz kapaklarım ağır geliyor ve onlara yenik düşüp uyuyorum.

Kapının alacaklı gibi çalmasıyla uyanıyorum. Kapıyı açıyorum yere zarf düşüyor. Etrafa bakıyorum postacı karşı evin kapısını çalıyor. Zarfı alıyorum ve içeri giriyorum. Daha sonra okurum diye dergilerin üstüne koyuyorum. O an gözlerim saate çarpıyor. Hanımefendi ile olan randevumu kaçırmışım. Umarım yanlış anlamaz. Odama gidip rahat yatağıma yatıp – üstümü hala değiştirmedim- düşünceler ile uykuya dalıyorum.

Alarmın çalmasıyla gözlerimi açıyorum ve rutubetli tavan bana günaydın diyor. Günaydın diyerek cevap veriyorum. Kapı çalıyor. Bir zarf daha aynı renk ikisi de. Bunu da öbürünün yanına koyuyorum okurum bir ara nasılsa. Geçen gece hallettiğim dosyaları toparlayıp işe gidiyorum. Patron yine odasına çağırmış beni. Kovuldun diyor neden diye sormuyorum güya 1 aydır işe gelmiyormuşum. Alt tarafı 1 gün gelmedik kovmaya bahane arıyordu zaten.

Restoranın kafe bölümüne geçip hanımefendi ile oturduğumuz masaya gidiyorum gelmesine daha var. Yelkovan yine akrebi kovalıyor. Sanki bu sefer daha bir yavaşlar. Akrep durdu yelkovan akrebe yetişti. Saat 12’yi gösterdi. Kafenin kapısından birileri giriyor. Beni alıp götürmek istiyorlar olmaz diyorum hanımefendi beni bekler, inanmıyorlar bana. O sırada kapıdan içeri hanımefendi giriyor orada diyorum bakın orada. Dönüp bakıyorlar ve kimse yok diyorlar. Ben daha bir şey diyemeden beyaz bir gömlek geçiriyorlar üstüme, kolumda ince bir sızı hissediyorum gözlerim kapanıyor.

Gözlerimi açıyorum ama bu sefer alarmın sesine değil de hasta bakıcının sesine…

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu