EdebiyatHikaye

Hapishane Günlükleri

Karşıdan karşıya geçerken birilerinin gözünü üzerimde hissettim gibi oldu. Hal bu ya aşikare kafamı yerden kaldırdım, az önceki gözlerden eser yoktu sanki beni değil etrafı süzüyor gibiydiler. Bu garip davranışlarına bir anlam veremesem de yürümeye devam ettim. Kavşaktan geçtiğim için biraz daha dikkatli olmaya özen gösterdim. Ki zaten karnım burnumda olduğundan ağır aksak ilerliyordum. Nihayet kontrol için geldiğim hastaneye ulaşabilmiştim.  

Birkaç tetkik ve NST sonucum ile doğumun başladığını, hastaneye hemen yatmam gerektiğini öğrendim. Tabi o an aldı beni bir panik. Telefona sarıldım. Eşimi, annemi, kayınvalidemi, eş dost kim varsa aradım doğuruyorum ben diye. Arada belki sağır sultana bile haber gitmiştir tam emin değilim. Hemşireler odama yerleştirdiler. Doğum için hazırlıklara başlandığı sırada neyse ki ben doğurmadan hemen herkes gelebilmişti. Bir insan böyle bir günde sevdiklerinin yanında olmasından başka ne isteyebilirdi ki. Sadece hiç. Sancım başlamıştı, sanırım bu bebeğimin geliyor olmasının en büyük habercisiydi. Sancıdan olsa gerek misafirlerimize ilk geldiklerindeki güler yüzümü gösterememeye başlamıştım. Sanki içlerinden birkaçı bu duruma alınmış gibiydi. Sonuçta odama misafir olarak geliyorlar, bir çift güler yüz görmek onların en doğal hakkıydı. 

Neyse ki onlar yaşlıydı bense genç. Gençliğime verdiler bu davranışımı elbet. Sancım giderek artıyor dayanılmaz bir hal alıyordu. Doktorun beni doğuma alması için ortadan ikiye çatlamam mı gerekiyordu ki. Eşimden hemşireyi çağırmasını istedim. Çok sancımın olduğunu artık dayanamayacağımı da sözlerime ekledim. Hemşire doktoru çağırmak üzere telaşla odadan çıktı. Misafirlerimizin arasında garip bir fısıldaşma başladı. Tabi ki sohbet onların en doğan hakkıdır, derken bir tanesi -sanırım en yaşlı olanı- “Ben oğlumda üç gün sancı çektim evde kimim kimsem de yoktu.” dedi. Diğeri ise konuşulanlardan cesaret alıp ben hastaneye sabah gitmiştim ertesi akşama kadar kıvrım kıvrım kıvranmıştım da yine de ses etmemiştim, diye içini döktü ortaya. Birkaç kişi daha doğum hikayesini anlattıysa da sancımdan onları duyamadım. Belli ki doğum için çok acı çekmem lazımdı, birkaç saattir sancı çekiyor olmam misafirlerimizi kesmezdi yoksa.  

Çok geçmeden tıp imdadıma yetişti de teyzelerin insafına kalmamıştı benim doğum yapmam. Tam da onların istediği gibi bir gelindim, zor da olsa normal doğum yaptım. Maazallah zaten aksi mümkün sayılmazdı, onlar için anne sayılabilmemin ön koşulu normal doğum. Yarım anneliği köşeden teğet geçip tam anne oldum. 

Doğum hemen sonra beni yine teyzelerin cirit attığı odama yolladılar. Hemşireler kati suretle odada çok kişi bulunamayacağını dile getirip kibar bir dille teyzeleri kapı dışarı etti. Oflaya puflaya hatta ve hatta hemşireleri de kınayarak koridora çıktılar. Serumumu düzelten hemşire herkes odadan çıktıktan sonra hınzır bir gülümseme ile göz kırptı. Kurtardım seni hadi yine iyisin, demekti bu. Ama hemşire kızımız yanılıyordu. Onları henüz tanımıyordu. Elalem ne der klişesinin elalemini hastaneye çağırdığımdan haberi yoktu gerçi benim de haberim yoktu ya neyse.  

Doğum yapmamla birlikte çevresel faktörlerin de değişmesi gerektiğini çok geçmeden öğrenecektim bu belliydi. Allah beter durumlardan saklasın ne diyeyim. Hemşire Hanım kız odadan çıkar çıkmaz kraliçe arılar kovana hemencecik doluşuverdiler. Kızmadım hiçbirine, bebeği görmek hepsinin hakkı. Ben bebeğim için üç endişeleniyorsam belli ki onlar beş endişeleniyorlar en nihayetinde. Kavga dövüş bir geceyi hastanede geçirdik. Sonuçta doğuran bendim de tecrübeli olanlar da onlardı, bir şey denemezdi. Tıkayamadım kulaklarımı denilenlere, küpe ettim her birini kendime. Nerede lazım olacağı belli olmazmış öyle dediler. “Doğrudur.” dedim. Eve gitmek için hazırlanmaya başlamıştık. Tabi ki bebeğimi ben değil tecrübeli teyzeler giydirdi hem de kat kat. “Bebek bu, üşür” dediler. “Doğru, üşüyebilir.” dedim. 28 derecede biz üşümezdik de bebekler üşüyebilirdi. Öyle dedilerse öyledir, onlardan daha iyi bilecek değildim ya. Bebeğimi pusete koyarlarken gayri ihtiyarı “İsilik olmaz inşallah.” dedim. Nasıl olduysa dedim. Hay benim dişimi eşek arıları soksun. Ne cesaret bunu dedim bilmiyorum. Kelimeler ağzımdan istemsizce çıkmıştı ki zaten sonrasında da boğazıma bir şeyler takıldı. Etraf da sanki karardı.  

    Başımı eğdim, elime puseti tutuşturdular. Kader fermanımın yazılmasını bekledim ölüm sessizliğinde. Sessizlik giderek derinleşmişti. Kimse hiçbir şey demedi. Ama bana bakan gözleri üzerimde hissedebiliyordum. Eşim ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu dercesine elimi tutar gibi yapıp avucunun içinde un ufak etmek ister gibi sıktı. Elime bir şey olmadı neyse ki; ama kalbim o an paramparça olup odanın dört bir yanına savrulmuştu. Fazla büyütmedim, sonuçta o da yeni baba olmuştu. Stresliydi olurdu böyle şeyler. Odadaki aile dostumuzun kulağına bir şeyler fısıldadı eşim. Önce karı koca onlar çıktı odadan, biz de misafirlerimizi ayaküstü uğurlayıp odadan çıktık. Aile dostumuzu takiben arabamıza bindik. İlk kez ailecek başbaşa kalıyorduk. Ben evimizde bu anı yaşamayı hayal etmiştim; ama olsun yalnız kalabildik ya nerede olduğu pek mühim değildi. “Bizimkiler acıkmış yemeğe gidelim hep birlikte dediler. Ben de olur dedim.’’ Eşimin hastane sonrası bana kurduğu ilk cümle buydu. Ah zavallılar ben doğumdayken yorulmuş olmalılar diye düşündüysem de sonrasında bunu düşünebildiğim için kendimi ayıpladım. Ne biçim şeyler düşünüyordum ben böyle. Herhalde loğusalıktandır, başka neyden olacaktı ki. Kısa sürede restorana vardık. E vardık varmasına da arabadan iner inmez daha dünyaya geleli 24 saat olmamış olan bebeğim ağlamaya başladı. Ama ne ağlamak öyle böyle değil. Neriman abla –aile dostumuz- “Acıkmıştır bebe, hadi git de tuvalette emziriver Asuman’’ dedi. Daha ilk kez bebeğimle baş başa kalacaktım ve emzirme işini ilk kez yapacaktım. Bunca feryat figana karşın başarmam lazımdı yoksa bebe acıdan çatlayacaktı. Hızlıca girdim tuvalete, klozetin kapağını kapatıp üzerine oturdum. Pis mi diye kontrol etmeye dahi vaktim yoktu çığlık kıyametten. Başarmıştım daha ilk denememde emzirebiliyordum. Bu esnada tuvaletin kapısındaki reklam dikkatimi çekti. “Siz yemeğinizi hiç tuvalette yediniz mi?” 

Reklamın başlığı aynen buydu. Ne saçma dedim kendi kendime. Yemek hiç tuvalette yenir mi, olacak iş değil. Ardından fotoğrafa baktım kadın bebeğini emziriyor. Bir ona baktım bir kendime. Aynaya bakıyormuş gibi hissettim. Altındaki yazıda ise “Her yıl milyonlarca anne toplum baskısı yüzünden bebeğinin karnını tuvalette doyurmak zorunda kalıyor.” yazıyordu. Ne acı, dedim. Durup kendi halime de üzüldüm. Tabi bir de benim gibi nicesinin var olduğuna üzüldüm. El alemi ne çok takıyorduk kafamıza. “O ne der, bu ne der.” diye düşünmekten kendi iç sesimizi duyamaz olmuştuk. Hep cahillik bizdeydi, büyüklerimizden böyle görmüştük böyle de devam edecekti. Örf adet bunu gerektirirdi, aksini düşünmek dahi evdeki kavga gürültünün fitilini ateşe vermek, ocağı bucağı yakıp kül etmek demekti. Biz geçtik, cahildik bilemezdik. 

Bir kucağımdaki bebeğime baktım, bir de afişteki yansımama. Bu böyle olmazdı, olmamalıydı. Üzerimi toparladım çıktım tuvaletten. Sinirliydim içinde bulunduğum duruma. Bir şey yapmalıydım. Hızlıca oturdum masaya. Bebeğimi pusetine yatırdım, daha elimi pusetten çeker çekmez eşim elinin tersiyle okkalı bir tokat yapıştırdı. Feleğim şaşmıştı. Kulağımın çınlaması beynimin içinde uğulduyordu. “Kapat kız düğmeni, el aleme memeni mi göstermeye çalışıyorsun?” dedi. Yanlış duymadım, aynen böyle dedi. Meğerse elbisemin önündeki düğmelerden birini iliklemeyi unutmuşum. O iki ilik arasından da etrafa bilmeden müstehcenlik saçmışım. Halbuki daha az önce bir sabinin aç karnını doyurmuştum. Bu durum sanırım el alemin gözünde pek bir şey ifade etmiyordu.  

   Zaten benim kulağımın çınlamasının geçmesini dahi beklemeden kalktık masadan. Tatları kaçmıştı bir kere masadakilerin, benim yememe gerek dahi yoktu. Eşim puseti hızlıca çekiştirdi sandalyeden. Bebeğimiz içinde az biraz sarsıldı ama sorun değil, sonuçta bebekti bu sarsıla sarsıla büyümeyi de öğrenecekti herhalde. Eşimin arkasından aile dostumuz dediğimiz karı koca da sandalyelerini itekleyerek masadan kalktılar. Herkes bize bakıyor gibiydi. Sanırım herkes beni ayıplıyordu. Ya da bana öyle geliyordu. Zaten onlar ayıplamasa dahi evdekiler bir küple ayıplayacaktı beni. Ben de mini kafilemizin izinden hızlıca ilerleyip arabamıza bindim. Eşim elimi avucunun içine alıp adeta yoğurdu -tıpkı hastane odasındaki gibi- gözlerimin içine baktı. Önce yüzüme tükürdü, sonra da “Bir daha dışarı çıkmayacaksın lan.” dedi. İşte o gün benim hapishane günlüklerim başladı.    

 

                                                                                               

İlgili Makaleler

6 Yorum

  1. Yüreğinize sağlık, ne güzel de anlatmışsınız elalemi… Toplum baskısı denilen şey standarta oturtulmuş hayat belirtileri. Belli bir çizgiyi aştın mı bittin. Kaleminize sağlık.

    1. Elalem aslında hep var maalesef sadece bu olayda değil hayatın her anında karşımıza çıkıyorlar. Onları ekarte edebilmemiz için bir farkındalık yaratmamız şart. Çok teşekkür ederim yorumunuza.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu